Malpera Fermî ya Şehîdan

PKK İnternet Sitesi

PAJK İnternet Sitesi

Gerilla TV

YJASTAR Sitesi

 

sehsait Tarihe her toplum, birey ve sistemler farklı anlamlar yüklerler. Kuşkusuz bunun birçok nedeni vardır; birincisi, zamanın yaşandığı mekânın farklılığı farklı yorumu katar, ikincisi, o toplumun algılama- düşünüş biçiminin farklılığı o yaşanılan zamana farklı tanım yapar, farklı anlamlar yükler, üçüncüsü ve en önemlisi yaşanılan tarihi anın o toplumdan ne aldığı, ne yaşattığı ve ne verdiğine göre o toplumlar ona anlamlar yüklemişlerdir.

15 Şubat’ı Kürdistan halkı belleğinde Şex Sait ve arkadaşlarının 1925’te zorunlu, kendilerini savunma, kendi olmaktaki direnme savaşında önemli bir aşama olarak bilirler. T. C kayıtlarında ise bu direnmenin “eşkıya, çapulcuların modernize karşı başkaldırısıydı, T C’yi yıkma hareketiydi” bundan dolayı on binler katledildi. Bu toplumsal kıyımdan arta kalanlar, esir düşenler sürgün, yerlerinden, binlerce yıldır göz nuru, el, beyin emeği ile yaratığı insanlığın başlangıcının beşiklerini terke zorlandılar. Direniş önderlerinin önce çocuklarını gözlerinin önünde astılar, sonra o çocukların babalarını sıraya dizip astılar. Asılanların mezar yapımına dahi izin vermediler, cansız bedenlerini hiçbir zaman bilinmeyecek şekilde gizlediler.

29 Haziran 1925 tarihi, Kürdistan halkı açısından soy kırımın tarihi olarak belleğe işlendi. T. C. ye göre ise 29 Haziran 1925 siyasal ve askeri başarı, yeni Kemalist ulus yaratmanın gurur günüydü. İnsan öldürmekten arta kalanları paylaşımın tarihiydi. Kürtler açısından ise açlık, sürgün, soy kırım, dilini, kimliğini yitirmenin tüm acısı yüreğine indi. Ölüsünün yıkanmasına dahi izin verilmeyendi.

Türk ulus devleti açısından “ülkesinin” bir parçasını kurtarmanın şükrüyle, namaza durup tanrıya şükür duaları okumak iken Kürd’e göre ise, namaza dururken eller gök yüzüne, yüzler kıbleye çevrilerek, “Allahım bu ne zulümdü, ahımızı zalime bırakma, günahımız neydi, bu zulüm nedendi”. Yani bir taraf başarının şükrünü ederken diğer taraf beddua eder.

Kürt Çocukları kinle, bir gün mutlaka intikam yeminleri ederlerdi. T C devleti o çocukları asimile etmek için kışlalara doldurdu, öldürdüklerinin sebeplerini yaratarak eğitim materyalleri ile tarih derslerinde işledi. “ Vahşiydi, yola gelmiyordular, çocukları okutmuyorlardı, hilafeti geri getirmek istediler, biz onları karanlıktan kurtarmak için savaştık, onlar dış güçlerin maşasıydılar. Yüzümüz batıya dönüktür, modernleşmek aslı olandır” dendi. Bu argümanlarını güçlendirmek, yalanı perdelemek için dil bilimini, sosyal bilimi, arkeolojiyi devreye soktular. Dili, bilimini kendilerine göre bir buluşla, yerde yürümelerin dili değiştirdiğini “kart- kurt” olmuş Kürt, sosyoloji ile “ bin yıldır nasıl birlikte olduğumuz, giyim kuşamın aslen Türkmenlere ait olduğunu, çanak çömleği nasılda orta Asya’dan at sırtında getirdiklerini, kız alıp verme adetlerinin aynılığı, İslam’ın birleştiriciliği” v.b sıralanır giderdi. Burada en çarpıcı olan Sümeroloji’yi dahi Türklere mal etmekti. Tabi bu çok önemliydi. Önemi kendilerini Ortadoğu kökenli, devlet yaratıcıları, tanrı panteonlarının yaratıcıları göstererek Mezopotamya’da köklü olduğunu deklare etmekti. Yani kendilerince sahipsiz kalan Mezopotamya tarihini kendi tarihsel temelini oluşturarak diğer halkları tarihsiz, köksüz, belleksiz bırakmaktı.

Anadolu ve Mezopotamya’nın tek uluslu ve tek mezhepli (Sunni) hale getirme projesinin tarihçesi uzundur, ki yazımızın konusu da bu değildir, ancak 20 yy Mezopotamya ve Anadolu’sunda tek ulus ve tek mezhep yaratmak için akla gelen her tür yöntem kullanıldı. Bunlar Ermeni katliamı, Yahudi sürgünleri, Alevi katliamları- sürgünleri, Ezidi katliamları, gayri Müslimlerin her tür terörle göçe zorlanmaları ve zamana yayılmış Kürt kültürel soykırım politikalarıdır. Bunların birçoğundan istedikleri sonucu aldılar. Ermeni halkını Anadolu ve Mezopotamya’dan tamamen yok ettiler. Alevileri bir nevi yeni sistemin laisizminin sigortası konumuna getirdiler. Ezidileri bitirme aşamasına, birçok gayri Müslim kesimi ise konuşamaz halde tuttular ve bir nevi batı ile balans ayarı rolü verildi.

Tüm bunlar 1950’ lere kadar büyük oranda tamamlandı ve Ağrı dağına betona gömülen Mezopotamya’nın tarihi halkları değerleriyle betonlandığı resmedildi. Ama 1950 ‘ler de Apê Musa’ nın kuşağının başlattığı kıpırdamalar, sol, sosyalist hareketlerin (yetersiz de olsa) dile getirdiği Kürtler ve Kürdistan kavramları önemli bir bilinç ve eylem yaratmıştır. Bu durum ulus devletin insanları işkencelerde parça parça ederek katletmesine yetmiştir. Daha yirmi dördünde gençleri ipe götürmede tereddüt gösterilmemiştir. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının zabıtlara geçmesini istedikleri ama sistemin zabıtlara geçirmeyi bırakalım, duyulmasına dahi izin vermediği son sözlerinin, sistemi korkutan yanı Kürt halkıyla ilgili olması idi . Çünkü mezara gömülenin var olduğu gerçeği ipi göğüsleme pahasına söyleniyor. Bu söylem, onca öldürmelere, sürgünlere, asimile sisteminin tüm planlarını, tekçi ulus devletin tılsımını bozuyordu. Yani varlığın var olduğunu söylemek dahi ölüm nedeniydi, çünkü varlığın varlığını kabul etmek, kurulan tekçi sistemin tüm taşlarının altından sökülmesiydi.

Bundan dolayı Önder Apo bir gurup arkadaşını Ankara’nın dışındaki Çubuk barajının yanına götürerek “Kürdistan vardır, bir sömürgedir” kelimesini söylemesinin önemi daha iyi anlaşılırdır. Çünkü şehir için, her duvar arası olası söz dinlenirse ölüm fermanı kesilmiş demektir. Sistem Kürtlük ve Kürdistan’ı çağrıştıran kıpırdayan her yaprağı dalıyla kesme üzerine kodlanmıştı. Kuran da dahi tüm tarih, Coğrafya, dil bilgisi kitapları ve her hangi bir Kürt- Kürdistan sözünün dahi geçtiği belge ya imha edilmiş ya da sansür ve değiştirilmiş, Türklüğe uygun bir söylem yerleştirilmişti.

Öyle bir faşizm ki, seni öldürürken dahi “seni senin iyiliğin için öldürdüm” diyebiliyor. Kendini insanlığın tüm kültürel birikimi üzerine inşa ediyor ve hak sahiplerinin adlarını anmayı dahi ölüm sebebin sayıyor, tarihi tüm değerlerin inkârı üzerine kurgulandırıyor.

İşte Önder APO yetmişli yılların ortalarından başlayarak, kendi deyimi ile “iğneyle kuyu kazma” mücadelesini başlatması 80’li yıllara gelindiğinde, Kürtlük ve Kürdistan olgusunu görünür kılmış, kitlelere ulaşmıştı. Bu süreçte, 12 Eylül faşizminin lideri Kenan Evren, “helikopterle havadan güney doğuyu gezince askeri darbe kararı verdim, geç kalınsaydı Apocular kasıp kavuracaktı ortamı” der. Bunun üzerine 12 Eylül askeri darbesi gelişir. Darbe, uyanan varlığın bir daha dirilmemesi için Kürtlük, Kürt ve Kürdistan sözünü duyan herkesimi zindanlara doldurdu. Başta Amed zindanında işkencelerde “varlığını inkâr et, kendin olmaktan çık” onursuzluğu dayatıldı. Yani dayatılan insanlığını öldürmek, hayvan olarak doğmaktı. Ancak yaşanan tarihsel süreç gösterdi ki, Mazlum Doğan ve Kemal Pir’lerin direnişi, varlığı hiç yenilmemesine, kayıp olmamacasına diriltti. T C açısından 12 Eylül “kök kurutma” harekâtı; Kürt devrimcileri, özgürlük harekâtı açısından ise varlığı yaşanılır kılmaktı. Bunu Mazlum Doğan’ın, “direniş zafere, teslimiyet ihanete götürür; direnmek yaşamaktır” diyerek, faşizme karşı dikilmesi, hala günümüzde her sokak Serhıldanlarının, tüm direnme sahalarının temel sloganı “berxwedan jiyane” olması tarihselleşmenin temel ifadesi oluyor.

Bu direniş 15 ağustosta Kürdistan dağlarında bir üst aşamaya geçti ve T C devletinin başlangıcının sonu oldu. Beşikçi Hoca buna “ilk kurşun” dedi. Önemli bir tespitti, 70 yıllık inkâr, soykırım sistemine karşı ilk planlı, programlı- uzun erime dayalı bir ilk kurşundu. Kürdün baş aşağı giden tarihine dur demenin ilk kurşunu, kürdün kendi korkularına sıkılan ilk kurşun, köle kişiliğe sıkılan ilk kurşundu. Bundan dolayı o kurşun tarihseldi.

Kürdistan uluslar arası bir sömürge ülke ve halkı da uluslar arası sistemce kültürel soykırım programlarına tabi tutulmuştu. Bunda en solda yer alan Sovyetler birliği Komünist partisinin örneği önemlidir ve derslerle doludur. Komünist Parti TC ile anlaşarak Kürtleri dünya emekçileri nezdinde “emperyalizm işbirlikçileri, modernizm karşıtları eşkıya” tanımlaması yapmıştır. Mahmud Berzenci’nin ve Seyid Rıza’nın hiçbir çağrısına cevap vermemişler, sesiz kalarak olanları onaylamışlardır. Burada durmamışlar onlarda Kürtlere “Alman ajanı, batı işbirlikçisi” sıfatı takmışlar ve Kızıl Kürdistan özerk bölgesini lav ederek, Kürt kitlelerini yerlerinden edip, ekonomik değerlerine el konularak, kitleler halinde yük vagonlarına bindirilerek aç, donanımsız kitlelerin binlercesinin yolda ölmesine neden olmuştur. Kürtler parçalanarak aile aile, köy köy Türkî cumhuriyetlere dağıtılmıştır(Kimliklerine Azeri yazanlara Azerbaycan da yaşama şansı vermişlerdir). Kürt kitleleri, Orta Asya’da, Kazakistan’da, Kırgızistan’da ve Özbekistan’da Türklerin oldukları köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdir. TC de Alevi Sunni ayrımı uygulanırken Sovyetlerde Ezidi- Müslüman diye Kürt kitlelerini birbirinden koparmış ve aralarındaki çelişkileri derinleştirmiştir. Müslümanlar Orta Asya’ya sürgün edilirken Ezidiler ise Ermenistan ile Gürcistan’a dağıtılmışlar. Bu örnek dahi dünya sisteminin Kürtler hakkındaki yaklaşımı göstermeye yetiyor. Avrupa ve ABD işin esas mimarlarıydı. Araplar’ın ve Farslar’ın ise hegemon sistem dışında ne düşünme gücü ne de niyetleri vardı. Yani 20 yy da dünyanın devlet aygıtları Kürdistan ülkesi ve Kürt halkını kültürel soykırımla yok etme üzerine kurulmuştu. İşte ilk kurşun bu sisteme sıkıldı.

20. y.y bitimine doğru reel sosyalizmin yıkılması ile birlikte 1920 ‘lerden ve 2. Dünya savaşından sonra oluşan dünya ulus devlet sistemlerinin sürdürülemezliği ortaya çıktı. Bu durum bir çok ideolojik, politik analizlere konu oldu; kimileri buna “tarihin sonu” kimileri ise buna “medeniyetler çatışmasının başlangıcı” v.b dedi. Ancak açık olan, devlet-ulus devlet ve hegonomik sistemin işlevsizliği ve yürütülemeyeceği idi. Bu kendini reel sosyalist sistemin yıkılması ile Balkanlardan Kafkaslara, Orta Asya’ya kadar halkların boğazlaşmaların ; Orta doğudaki Saddam şahsında ki Arap boğazlaşması, Afrika’nın her alanına yayılan açlık ve etnik savaşların, Latin Amerika da ki toplumsal başkaldırıların gösterdiği sistemin işlemediğidir. Toplumsal arayışların halklar lehine yeni ideolojik, politik ve örgütler yaratmaması için, dünyanın hegomon güçleri kendi ulus devlet yapılanmalarını restore, yetmediği yerde reformla kendi denetimlerinde dünyaya bir dizayn verme kararına vardılar. Bu plana başlamanın en zayıf yanı ve en karmaşık, içeriksiz ulus devletleri Orta Doğu daydı, çünkü kendi yaratımlarıydı.

Ancak buna müdahalede Ortadoğu halklarına alternatif yol gösteren, alternatif politik projeleri olan Kürt Özgürlük hareketinin denetime alınması gerekirdi. Müdahale önce buradan başlamalıydı ve 1998 de Reber APO’nun Suriye den çıkarılması için baskılama startı verildi. Reber Apo’nun Suriye den çıkarılması ve İmralı esaret süreci çok yazıldı, çizildi. Kimler ne amaçla, nasıl, nerde rol aldılar her şeyi ile aydınlanmış durumdadır. Burada yazımızla bağlantılı olan Reber Apo’nun esaret edilişinin tarihi ile T C mahkemesinin idam verme tarihinin ayın olmasının anlamıdır.

1925 Şex Sait direnişinin tarihi 15 Şubat olarak tarihe not edilmiştir. Bu tarihe Kürtlerin Kültürel soykırım tarihinin başlangıcı da denir ve öyledir. Bu tarihte neden Önder Apo esir alındı? Kürt halkı bu güne kara gün dedi. Önderliği veren güçler bu tarihten öncede, sonrada her hangi bir günde de bu kirli eylemi yapabilirlerdi. Yapmadılar, yapmazlardı. Çünkü onlara göre “tarih tekerrürden” ibaretti. Kürt halkına verilecek mesajları vardı. Bu mesaj, “her direnmeniz boşunadır, 29. İsyanınızda başladığınız noktada sonlandı, en uzun direnen lideriniz de yakaladık ve bunun sonu da Şex Sait’lere yaptığımız gibi olacak” anlamını taşıyordu. Yani bu bakış sadece T. C’ nin değil, egemen dünya güçlerinin Kürt soykırımın da devam kararıydı. Aynı günde Önderliğin TC ye teslim edilişinin sadece o dönemin Türk yetkililerinin düşüncesi olarak algılamakta doğru değil, bu bir uluslar arası sömürge ortak aklının seçtiği gündü. Mahkeme süresi ve kamuoyunun hazırlanışı, yerel ve dünya basınının hazırlanışı dahi NATO ve İngiltere’nin akıl hocalığı ve bir fiil yürütmesi ile yapıldığı anlaşıldı. Mahkeme son kararını 29 Haziran 2000 de verdi. Bu, karar idamdı, karar günü Şex Sait ve arkadaşlarının idam tarihi idi. Soykırım sitemi böyleydi, tarihsel yaşar, hedefi toplumlarda bellek parçalanması, bellek esareti ve nihayetinde iradi kırımla teslim almaktır.

Önderler kendi kişiliklerinde bir toplumun kimliğini, tarihselliğini, ideolojik, politik bütünlüğünü temsil ederler. Öndere yönelim tüm topluma yönelim, öndere idam tüm topluma idam vermedir. Kuşkusuz bu toplumda fiziki idam değil ama toplumsal hafızadaki idamın tahribatı fiziki imhadan daha ağır tıramvalara yol açmıştı. Topluma, umutsuzluk, çaresizlik, güvensizlik çöker, içine kapanır, bireyler arasındaki dayanışma ve güven bağları çözülür, yavaş yavaş korku siner toplumsal bütünlük dağılır ve her türlü sömürülmeye, asimilasyona, kültürel kırıma açık hale gelir. Önderliğin hem esaret günü ve hem de idam gününün anlamı; yeşeren, dirilen Kürdün var olma umudunu kırmaydı.

Sonuç olarak 2014 yılındayız ve Önder Apo’nun esaretinin 15. yılında, 29 Haziran Şex Sait ve arkadaşlarının idamının 89 yılındayız. Önder APO zindan esaretinde ve Kürt Özgürlük Hareketi mücadelesinin her sahasında, son 15 yılda büyük direnişlerle komploda hedeflenen “Kürd’ün var olma umudunu kırma” planlarını önemli oranda boşa çıkardı. Bu dönemin en önemli kazanımı Önderliğin deyimiyle “Kürtler artık kendisi için savaşmayı öğrendiler” Bu savaş, Rojava devrimiyle, Doğu Kürdistan dağ ve zindan direnişleriyle, Kuzey Kürdistan’ın her bireyinden savaşa katılımıyla, kendi kimliğine sahiplenmeyle de göstermiştir

Savaş hala devam ediyor, düşmanlar hala kürdün varlığını tanımamada, kültürel soykırımda ısrarlılar. Biz Kürtler’e düşen de, tarihten dersleri doğru okumak, düşmanın yok etme, umudu kırmasına karşın önümüzdeki günleri mücadele günü, önderlerimizin, dedelerimizin anılarına layık olma günü yapmak ve varlığımızı kazanıp, özgürlüğümüzü elde etmektir.

Medet Serhad