Malpera Fermî ya Şehîdan

PKK İnternet Sitesi

PAJK İnternet Sitesi

Gerilla TV

YJASTAR Sitesi

 

sehitlikKendisini bir şehitler partisi olarak tanımlayan PKK’nin, yeniden yapılanma sürecinde hangi militanlık duruşu ve nasıl bir yaşam tarzıyla yaşamsallaştıracağı tartışmaları yürütülürke çok farklı boyutlarıyla kendimizi değerlendiriyoruz. Yeni paradigmal yapılanma, çağ gerçekleri, halkın ve kadronun yaratmış olduğu değer ve birikimlerin oluşturulduğu zemin, yine güncelde içinde bulunulan siyasal ortamın gereklilikleri gibi, birçok gerekçe yeniden yapılanmanın hem nedeni hem de biçimini etkileyen ya da belirleyen nedenler olarak tartışılıyor. Oysa yeniden yapılanmanın en temel nedeni ve bunun biçim ve ölçülerini belirleyecek olan, kesintisiz bir biçimde her gün kendisini üreten şehitler gerçeğimizdir. ‘Nasıl yaşanılır’ Sorusuna cevap kadar, neyi nasıl anlayıp pratikleştireceğimizin ölçüsü de hiç kuşkusuz şehitler gerçeğimizdir. Her şehit gerçeği; günlük olarak, ne yapmamız gerektiğinin, nasıl yaşamamız gerektiğinin manifestosudur. Önderlik, Zilan arkadaşın eylemi ardından “Zilan bir manifestodur… Zilan komutan ben ise onun emir eriyim “ demişti. Kendisni şehitler gerçeği karşısında böyle tanımlayan bir Önderlik duruşuyla bizim günlük olarak şehitleri algılama, anlama ve pratikleştirme gerçeğimiz yeniden sorgulamayı gerekli kılıyor.

PKK gerçeğinde şehitlerin ‘yaşayan birer yaşam komutanı’ olarak tanımlanması ve anı anına yaşamın gözeteni ve belirleyeni olarak algılanması, bütün yaşam seyrimize rengini veren bir varoluş tarzıdır. Attığımız her adımda, aldığımız her nefeste, hatta her düşünce zerreciğimizde şehitler gerçeğini yaşayabildiğimiz oranda, şehitler partisi olan PKK’lilik kimliğine layık bir yaşamın sahibi olabiliriz. Bu, sadece manevi bir algılama değil ya da ahlaki bir sorun da değil; bir iman etme meselesidir. Onlar bize şah damarımızdan daha yakın, anı anına bizi izleyen ve nerede ne yapmamız gerektiğinin yol göstericileridir. Onlar, sadece ne olduğumuzun değil, ne olmamız gerektiğinin ve nasıl olacağımızın da ölçüleridir. Şehitler gerçeği karşısında günlük ve anlık olarak kendini sorgulamayan birisinin, kendisini PKK’liliğin gereklerine göre yaratabilmesi mümkün değildir.                                                         

Şehitler gerçeği; insanın içselleştirdiği doğruların, güzelliklerin ve bunlara ulaşmanın görevleri karşısında, her gün kürsüsüne çıktığımız ve yargılandığımız vicdan mahkemesidir. ‘Unutmak ihanettir’ diyoruz. Unutmamak ise vicdanlı olmayla bağlantılıdır. İhanet vicdansızlıktır. Vicdansızlık ise özünde belleksizliktir. Şehitler, bu anlamda canlı belleğimiz ve yargılayan, yön gösteren vicdanımız olabildiği oranda bizi ihanetten kurtarabilecek gerçeklerimizdir. Onları sürekli içimizde taşıyabildiğimiz, kendimizin birer parçası olarak özümseyebildiğimiz oranda, onlara yakınlaşabiliriz. Şehitler gerçeğinden uzaklaşmak kendimizden uzaklaşmaktır. Kendinden uzaklaşmak, yabancılaşmak, her türlü ihanetin kapısını açık tutmaktır.

Son yıllarda yaşadığımız zihinsel, toplumsal ve örgütsel alt-üst oluş süreci, birçok değerimizin yeniden tanımlanması ve giderek anlamamadan ve tanımlayamamadan kaynaklı aşınmasını da beraberinde getirdi. Birçok noktadaki anlamama ve tanımlayamamadan kaynaklı aşınmalar, bizi farklı boyutlarda zorladı: İdeolojik, örgütsel, siyasal ve askeri zorlanmalarımız ve bu noktalarda yaşanan aşınmalar ve aşılmalar yeniden yapılanma diyalektiğinin -bir yere kadar- doğal sonuçlarıdır. Bu noktalar, değişim halindeki toplumsal ve insan gerçeğinin gerekleridir. Dolayısıyla bu yönlü zorlanmalar büyümenin ve gelişmenin zorlanmalarıdır. Ancak, bırak değişmeyi ve aşınmayı; her gün beslenip büyütülmesi gereken gerçeklerin aşınması, küçülmenin ve yok oluşun işaretleridir. Bizim varoluş gerekçemiz olan şehitler gerçeği, büyütülmesi ve sürekli üretilmesi gereken gerçeklerimizdir. Şehitler karşısında yanşanan en küçük bir duyarsızlık ya da onları yaşamsallaştırmama durumu, yaşamın özüne ilişkin bir bozulmanın ve çürümenin işaretidir.

Komplo süreci ve sonrasında yaşanan şahadetler gerçeği karşısındaki duruşumuz ile içine girdiğimiz eksik ve yetersizliklerimiz arasında mutlak bir diyalektik bağ vardır. Önderliğimiz komployu karşılarken en büyük güç kaynağının şehitler gerçeği olduğunu ifade etti. Bu yüzden de şehitleri sürekli işlemenin ve anlamanın gereğine dikkat çekti. “Mümkün olsaydı her şehit için bir kitap yazardım” dedi. Geçmişte de her şahadet Önderlik açısından kapsamlı değerlendirme ve hamlelerin nedenleri olarak algılanıp işlendi. Hakki karer yoldaşla başlayan ve daha sonra her şehit gerçeğine pratikte cevap verme arayışı ile devam eden bu yaklaşım, PKK’nin kimliğini belirlediği gibi, pratiğin doğrultusunu da ortaya koydu. PKK şehide verilen bir cevap olduğu gibi, PKK tarihi de anı anına şehitlik gerçeği ve ona cevap verme arayışının ve çabasının ürünü olarak gelişti. Ne zaman ki şehitler gerçeğine cevap vermede yetersiz kaldık, o zaman büyüme ve gelişme yerine durağanlık ve bozulma başladı. Ya da bunu tersten alabiliriz: Bir yerde durağanlık ve bozulma varsa, orada durup şehitler karşısındaki duruşumuzu sorgulamamız gerekiyor.                                                                                      

Son yıllarda şehitleri algılama, işleme ve yaşamsallaştırma yönündeki çabalarımızın zayıfladığı mutlaka görülüp aşılması gereken bir gerçeğimizdir. Şehidi algılama, hissetme, ona cevap olma çabası yönünde gözle görülür bir aşınma var. Eskiden her şehit için mutlaka bir çözümleme yapılır, üzerinde tartışılır ve bir biçimde mutlaka anısına cevap olunmaya çalışılırdı. Her şahadet bizim için büyük bir öfke nedeni, intikam gerekçesiydi. Öfkesini yaşadığımız şehitlik gerçeğine cevap olabilmek için, kendimize ve düşmana karşı mücadele azmimiz ve irademiz bilenir ve keskinleşirdi. İntikamı alınmamış şehit bizim için cehennem azabı olurdu. İntikamı alınana kadar birbirimizin yüzüne bakamazdık. Şehide cevap olamamak bir utanç nedeni olduğu kadar, daha güçlü mücadelenin de gerekçesi yapılırdı. Bir şahadet haberi aldığımızda mutlaka sarsılır, kendimizi sorgulama ihtiyacı duyardık. Bu konuda en duyarlı olan da Önderlikti. Her şahadet Önderlik için büyük bir öfke ve mücadeleyi yeni aşamalara taşıma gerekçesi olurdu. Önderlik bunu çözümlemelerinde işler, bizim de önümüze görev olarak koyardı. Son yıllarda bu yönlü değerlendirmelerimizin yetersiz kaldığını -zorumuza gitse de- kabul etmek durumundayız. Şehitliği kendimiz için öfke ve intikam nedeni yapmak yerine, neredeyse anlık üzüntüler ve çaresizlikle karşılıyoruz. Oysa şehit üzüntü ve çaresizlik nedeni değil, çarenin ta kendisidir. Eğer buna rağmen ortada bir çaresizlik varsa bunun tek anlamı vardır: Şehitten uzaklaşmadır bu. Şehitlik diyalektiği; yaşamın tıkanıp, bitirildiği noktada, kendini küllerinden yaratma diyalektiğidir. Sıradan insan için en büyük çaresizlik olan ölüm gerçeği, bizim şehitler gerçeğimizde aşılıp, yaşamın kendisi haline getirilmiştir. Bu anlamda şehitlik gerçeği ile buluşan insan için en büyük çaresizlik bile, kendini anda doğru bir gerçekleştirmeyle aşılabilecek bir gerçektir. Eğer yaşamın her hangi bir sorunu karşısında çare olunamıyorsa, nasıl yaşayacağımızı bilemediğimizdendir. Nasıl yaşayacağını bilememenin özünde ise, yaşamın nerede başlayıp, nerede bittiğinin bilinememesi vardır.

Şehitler gerçeği karşısında kendimizi doğru sorgulama basit bir duygulanma değildir. Şahadet nasıl gerçekleşmiştir, hedeflenen nedir? Bu hedefe nasıl ulaşılır? Şehit bizden ne istemektedir, bunu nasıl yapabiliriz? Sorularını doğru sorup, kapsamlıca tartışmayı, planlama yapmayı ve bu planlamayı harekete geçirmek için gerekli yol yöntem ve araçları yaratarak harekete geçmeyi başarabildiğimiz oranda şehide cevap olabiliriz. Üzülme, ağlayıp sızlama, geleneksel ölüm karşısında gösterilen yaklaşımlardır. Şehitlik bunların aşılması olarak algılanmıyorsa orada ciddi bir anlama sorunu vardır. Anlama sorunu da özünde yaşam duruşuyla bağlantılıdır. Sıradan yaşayan insan sıradan algılar. Şehitlik gibi olağanüstü bir gerçek karşısında sıradan duruş cevap olamayacağına göre, ilk yapılması gereken kendimizi sıradanlıktan kurtarıp olağanüstü hissedebilmeyi gerektirir.                          

Devrimci duruş sıradanlığı kabul etmeyen duruştur. Bu anlamda her şahadet, özünde, devrimciliğe yapılan çağrıdır.Bu çağrıya cevap kendimizden başlar. Bir şahadet gerçeğiyle karşılaştığımızda, eğer duygularımız sıradan bir insanın duygularıysa, ilk yapılması gereken bu duruşumuzu sorgulamak olmalıdır. Yani davet önce bizedir. Bizim yaşadığımız bütün yetersizlikler bu noktadan başlar. Şahadetin nedenini ve gereklerini başka yerde aramaya başladığımız andan itibaren, şehitlikten uzaklaşmaya başlarız. Oysa şehit önce bize seslenmektedir. Onu anlamamızı istemekte, anladığımız oranda önümüze görevler koymaktadır.

Son yıllarda fedailik tarzında gelişen bütün şahadetlerde, manifesto niteliği taşıyan mektuplar bırakılmakta; önümüze görevler konulmaktadır. Bu mektuplar iyi incelendiğinde, içinde bulunduğumuz dönemin temel sorunlarını en sade ve özlü bir biçimde çözümledikleri gibi, döneme cevap olmanın görevleri de net ve keskin bir biçimde ortaya konulmaktadır. Bu tarzda sayısı yüzlerle ifade edilen şehitlerimiz var. Bunların mesajları ne kadar anlaşılıyor, gerekleri ne kadar yerine getiriliyor noktasında ciddi sorunlar yaşadığımız mutlaka sorgulamamız gereken bir gerçeğimizdir. Çoğu zaman bu mektupları okuyup geçiyoruz. Ve kısa bir sürede unutulup gidiyor. Bu yaklaşım bir aşınmanın ve bozulmanın göstergesidir. Oysa Önderlik şehitlerin vasiyetlerini cümle cümle okuyup her satırı üzerinde saatlerce çözümleme yapar, önümüze somut görevler koyardı. Böyle olduğu için her şahadetin ardından hareket olarak bir hamle yapar ve büyürdük. Bugün bunu yapacak platformlarımızın ve mekanizmalarımızın yeterince işlemediğini görebiliyoruz. Bununda ötesinde, her arkadaşın kendini bundan sorumlu görüp, bunu gündeme dayatması çabasının yetersiz kaldığını da izleyebiliyoruz. Sorgulamalarımız yetersiz kaldığı için, bizde devrim düzeyinde değişim yaratması gereken şehitlik gerçeği, giderek sıradanlaşmaya başladı. Çoğu zaman günlük yaşamın basit sorunları gündemimizi yoğunca işgal ettiği halde, esas gündemimiz olması gereken şehitlik gerçeği geçiştirilebiliyor. Ondan sonra da, ‘neden büyümüyoruz, sorunlar yaşıyoruz, ortamımızda bozulmalar ve aşınmalar yaşanıyor’ diye yakınıyoruz. Bu durumda sorulacak soru, ‘hangi şahadeti ne kadar tartıştık, ne kadar anladık ve ne kadar cevap olmaya çalıştık’ olmalıdır. Yanlış sorular sorduğumuz için cevapsız kalıyoruz. Oysa doğru soru sorabilirsek, cevabının da soru da gizli olduğunu görürüz.

Şehitler gerçeği sadece bıraktıkları yazılı mesajlarda değil, geride bıraktıkları yaşam gerçekliğinin de her anlamda yaşmaya devam etmektedir. Bizim gerçeklerimiz ve doğrularımızın bu kadar güçlü olmasının nedeni yaşamın en zorlu sınavlarından geçip ispatlanmış olmasına dayanır. Her şehidin yaşamı ispatlanmış ve uğruna yaşamın ortaya konulduğu gerçeklerle örülü olduğu için, mutlaka bir anlamayı gerektiriyor. Şehitlerden öğreneceğimiz doğrular ve gerçekler, soyut sözlerin ötesine geçebilmiş olmalarıyla farklıdır. Şehit gerçeğinin yaşanmış her anı, söylenmiş her sözü derslerle doludur. Bunun için de, eğer neyin ne olduğunu ispatlanmış doğrular ve şahadet edilmiş gerçeklerden öğrenmeyeceksek nereden öğreneceğiz? Eğer şehidi okumuyorsak, anlamaya çalışmıyorsak ya da öğrendiğimiz her şeyi ispatlanmış bu doğruların süzgecinden geçirip beynimize, yüreğimize nakşetmiyorsak, neden iyi öğrenemediğimizi ve öğrendiklerimizin neden yaşamda karşılığını bulamadığını anlayamayız.

Son 7 yıldır üzerimizde uygulanan komplonun hem anlaşılması hem de aşılması yönünde yürüttüğümüz mücadelenin istediğimiz biçimde sonuçlar almamasını sorgulayacaksak; komplo karşısında en sağlam duruşun ve komplocuları boşa çıkaran tavrın ifadesi olan Önderlik ve şehitler gerçeği karşısındaki duruşumuzu iyi sorgulamamız gerekiyor. Komplo karşısında en soylu duruşun sahibi olan şehitlerimizin tavrı, bir yerde bizim bütün yetmezliklerimize rağmen komplonun sonuca gitmesini engellemektedir. Neredeyse komplonun sonuca gitmek istediği her adımda ateşten bir duvar gibi komplonun karşısına dikilen şehitlerimiz ortaya çıkmakta ve saldırıları püskürtmektedir. Bu duruş kendi başına komployu durdurduğu gibi, komplonun nasıl aşılacağının duruş ve görevlerini de netleştirmektedir. Bu duruşu tamamlayabildiğimiz taktirde komployu boşa çıkarmak mümkün olduğu halde, bizim yetersiz duruşlarımız komploculara cesaret vermeye devam etmektedir. Oysa her şahadet komploculara olduğu kadar bizim duruşumuza da ‘dur’ demektir.                           Serdar Arı arkadaş gerçekleştirdiği eylem ve bıraktığı mektuplarda bu yetersiz duruşlarımıza yeniden ‘dur’ demektedir. Kendi duruşunu ve eylemini ‘yetersiz yoldaşlığın bir özeleştirisi’ olarak ortaya koyan bu şehitlik gerçeği, bizi de kendimizi sorgulamaya ve sözde sürekli tekrarladığımız özeleştirilerimizi yaşamsal kılmaya davet etmektedir.

Serdar arkadaşın mektubu bizim her gün tartışıp, bir türlü net bir ifadeye kavuşturamadığımız dönemin bütün görev ve sorumluluklarını çok net ve sade bir dille ortaya koymaktadır. Dönemin hiçbir yalpalamayı ve ikircikli duruşu kabul etmediğini haykırmaktadır. İçimizde gelişen farklı yaşam arayışlarına karşı cevabın net olduğunu ortaya koymaktadır. “Önemli olanın anlamlı bir yaşam olduğuna inanıyorum. O yüzden ne olursa olsun yaşamalıyım demekten ziyade gerektiği kadar yaşamaya ve bu süreye de anlam yükleyerek yaşanması gerektiğine inanıyorum.” Bu sözler felsefik olarak nasıl yaşamalı sorusuna cevap verdiği kadar günlük olarak da ,yaşam arayışlarının hangi yönde olması gerektiğine cevap vermektedir. Düşman her gün bize imha ve teslimiyet ikilemini dayatıyor. Serdar arkadaş mektubunda büyük harflerle, “YA ÖZGÜRLÜK YA DA ŞEREFLİCE ÖLÜM” diyerek, buna cevabın net olduğunu ortaya koymaktadır. Yine dönemin temel görevi olarak sıradanlığı kabul etmeyen duruşu da netleştirmektedir. “Dönem büyük çıkışları gerekli kılıyor. Dönem her ne pahasına olursa olsun Önderliği sahiplenmeyi, bunun için tüm mücadele tarzlarını vermeyi gerekli kılıyor. Şimdi bu bedeli ödemeyip de ne zaman ödeyeceğiz?” Burada önümüze konan görev net olduğu kadar, bunun gerekliliklerinin de neler olduğu ortaya konulmuştur. Görevin sadece mahiyeti ve biçimi değil, zamanı da netleştirilmiştir: şimdi!

Tanımlanan dönem özellikleri ve görevleri kadar bunu gerçekleştirecek militanın da tanımı yapılmıştır. Bu PKK militanlığıdır. “ PKK de militanlık, ateşten bir gömlek gibidir. Güç ister, cesaret ister, ideolojik, politik, örgütsel donanım ister. Anı anına kendini küllerinden yaratmayı ister.”  Bu tanımlamalar Serdar arkadaşın mektubunda çok kapsamlı ve net ifadelerle ortaya konulmuştur.

Bunları tanımlamak kadar, onların gerekliliklerinin yerine getirilmesine büyük bir inanç da vardır. Bu gerçeklere inanç, yoldaşa inançla tamamlandığı için duruş netleşmiştir. Bu sadece kendine inanmak değil, yoldaşlarına da olan inancın ve güvenin dile gelmesidir. Dönemin görevlerine cevap olup tanımlarken, yoldaşlarına olan inancını çok çarpıcı ifade etmektedir. “Tüm yoldaşlarımın bunu bir kıvılcıma, daha örgütlü ve büyük mücadele potansiyeline dönüştüreceğine olan inancım da sonsuz…… Bu çıkışım sizin içinde bir sinerji olacak ve iyi değerlendireceğinizden kuşkum yok. Siz yoldaşlarıma, partime, halkıma güvenim sonsuz olmazsa böyle bir eylemi gerçekleştirmezdim zaten.”  Israrla içimize dayatılan ihanet, bizleri en çok da yoldaşa inanç ve güven noktasından vurmaya çalışmaktadır. Yaşamımızın her anına, ilişkilerimizin neredeyse her zerresine yoldaşa, yaratılan değerlere, devrime ve zafere inançsızlık yedirilmeye çalışılırken; şehitlik gerçeği, en yüce gerçekleşme anında güvene ve inanca şahadet etmektedir. Bizler, günlük yaşam yetersizliklerimizin yaratmış olduğu geri ve irade kırıcı yaklaşımlarıyla birbirimizi değerlendirip, neredeyse düşmanın ısrarla içimize dayattığı güvensiz ve inançsız yaklaşımlarla yaşamımızı zayıflatırken; yaşamın esası ve yaratıcısı olan şehit de, ısrarla, bütün bu yetersizliklerimize rağmen, yoldaş olmanın bir gereği olarak güvenini ve inancını haykırmaktadır. Bu, sadece inanmak değil; inanmaya çağrıdır da.

Belirttiğimiz noktalardaki tanımlama ve izahatlar kadar, ispatlanmış ateşten bir gerçekle yazılmış sözlerdir Serdar arkadaşın mektubu. Bu sözlerin tek bir cümlesi bile, doğru anlaşılıp gerekleri yerine getirildiğinde, değil bir kişiyi; bir halkı, bütün bir toplumu bin defa küllerinden yeniden yaratacak kutsallıkta ve güçtedir. Anlaşılıp, gerekleri büyük bir inançla yerine getirilmediği taktirde; her sözcüğü, insanı bin defa lanetli kılacak sözlerdir bunlardır. Okumak, anlamak ve gereklerini yerine getirmek kadar; bir an bile unutmamak, kendimizi bu gerçek karşısında sorgulamak, ihanete kapıyı kapatmanın tek yoludur. Bu yaklaşım, salt genel bir doğru değil, günlük olarak yaşadığımız gerçeklerin acı bir izahıdır. Yanı başımızda yaşanan bütün ihanetlerin, bozulmaların ve aşınmaların kaynağında şehide yanlış yaklaşım yatmaktadır. Her gün gerçekleşen şahadetler karşısında duyarsız kalan, günlük yaşamın akışı içinde sıradanlığı yaşayan insanın gidişatını görememek bir körlüktür. İhanet, bozulma ve aşınma öngörülmeyecek şeyler değildir. Yanı başımızdaki insanların yaşadığı aşınmalar bozulmalar ve sonunda gidilen ihanet laneti bizi şaşırtıyorsa, ölçülerimizde bir muğlaklık vardır. Oysa bir kişinin ya da hareketin zafere mi ihanete mi gittiğini anlayabilmek için, kendi şehitlerine nasıl yaklaştığına bakmak yeterlidir. Eğer en güçlü gerçeklere yaşamını ortaya koyarak şahadet eden değerlere karşı bir duyarsızlık ve ilgisizlik varsa, orada gidişat lanete doğrudur. Bizim de kendi yaşam gerçeğimizde, elbette birçok değerlendirme ölçümüz, öngörü yol ve yöntemlerimiz vardır. Buna bilim diyoruz, felsefe diyoruz, siyaset diyoruz. Bunların hepsi elbette olması gereken şeylerdir. Ama hiç birisi, şehidin karşısındaki duruş kadar netleştirici ve izah edici değildir.

APOCU gerçekleşmenin örgütlü ifadesi olan PKK’lileşme kimliğini yeniden tanımlayıp, onun birer militanı olma yönündeki iddia ve çabalarımızda tutarlılığımızın göstergesi, şehitler karşısındaki duruşumuzda kendinin dışa vuracaktır. Günlük olarak kendini gerçekleştiren şahadet gerçeği karşısında kendimizi ne kadar sorguladığımız ve görevlerimize ne kadar sahip çıktığımız PKK’lilik iddiamızın ölçüsüdür. Son dönemlerde bu noktalarda yaşanan aşınma ve yetmezliklerimiz hiçbir konudaki yetersizlik kadar hayati değildir. O zaman sorgulamayı doğru zeminde ve en çarpıcı ölçüler içinde yapacağız. Eğitimlerimizde, bireysel yoğunlaşmalarımızda, günlük sohbet ve ilişkilerimizde en çok inceleyeceğimiz, anlayacağımız ve kendimizi vuracağımız ölçü; şehitlik gerçeğidir. Bunun dışındaki her şey, kendi başına çok fazla anlamlı ve yaratıcı olmaktan çok, muğlaklaştırıcı ve saptırıcıdır.

Sonuç olarak ısrarla vurguluyoruz, büyüme kaynaklarımız ve kutsallıklarımız şehitlik gerçeğinde gizli olduğu kadar, içimizdeki her türlü bozulmanın kaynağında da şehide yanlış yaklaşımlar yatmaktadır. Başta kendimizi, sonra da çevremizdeki her şeyi bu aynanın karşısına koyabildiğimiz oranda gerçekleri görebiliriz. Bu ayna, bize gerçekleri en berrak bir biçimde görecek bir göz ve anlayacak bir bilinç kazandıracaktır. Gerisi karanlık ve lanettir. İşte bunun için: UNUTMAK İHANETTİR.

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi