Malpera Fermî ya Şehîdan

PKK İnternet Sitesi

PAJK İnternet Sitesi

Gerilla TV

YJASTAR Sitesi

 

Kayıp Bir Tarihin Getirdikleri

“Son iki yüzyılın tarihi, gerçekten en rezil komplolar tarihidir. Komploculuk, usta siyasetin ve diplomasinin adı olmuştur. Bir halk olarak gerçekten dostça yaklaşanları yok denecek kadar azdır. Halkı temsil ettiklerini iddia edenlerin ise kendilerine ve halka verdikleri zarar, bilinçli komploculardan daha geride ve az değildir. Sistem iç ve dış dayanaklarıyla komploculuğu bir yaşam tarzı haline getirmiştir.”

Kürtler, coğrafi konum itibariyle tarım devrimi yaparak toplumsallaşmayı yaratan halk olmalarına ve insan yaşamının özünü kendi kültürel gelişimleriyle birlikte kurmalarına rağmen sistemsel ve yapısal büyümeyi esas almadıklarından dolayı, tahakkümcü sistemlerle örülen ve bugüne getirilen tarihte yer edinmemişlerdir. Sistemsel büyüme ve siyasi oluşumları varlığın koşulu olarak ele almamaları yanında toplumsallaşmanın ilk formu olan klan, kabile ve etnisitenin yaşayış biçiminin Kürt kişiliğinde yarattığı şekillenme lanetli bir halk gerçeğini ortaya çıkarmış, haini bol olma durumu parçalılık ve aşiret formunda kalma her zaman dış yönelimlere açık bir kapı bırakmıştır.

Kürdistan ülkesi jeopolitik konumu, insani kültürel mirası, tarihi ve direnişçi iç dinamikleriyle Ortadoğu’nun kalbidir. Yaratan bir merkez misyonunu üstlenme kadar yaratımlarını dağıtan, insanlığa maleden bir gerçekliğe sahiptir. Bunların yanında bugünkü konumuna baktığımızda oluşan Kürt kapanının yıkıcı yanlarını görebiliriz. Komşu halklar ekonomik, savunma ve doğal kaynak ihtiyacı olduğunda Kürtler’e yönelmiş, doğal yollarla elde edemediklerinde Kürtlerin sosyal örgütlenmelerinin kökenine yönelerek, parçalı olma konumunu kullanarak Kürt halkındaki parçalılığı derinleştirmişlerdir. Bu durum her halükarda güçsüz, zayıf, yıpranmış bir Kürt gerçeğini ortaya çıkarmıştır ki yanı başındaki egemenin gücünü büyütmesi ve döneminin belirleyeni olması anlamına gelir.

Kürt yurdu yeraltı ve yerüstü kaynakları, su kaynaklarının çok oluşu, arazilerinin tarıma uygunluğu ve daha birçok ekonomik etkinliğe elvermesi yanında tarihinden dolayı Kürt halkına Ortadoğu coğrafyasında önemli roller atfeder. Çünkü mevcut kaynaklar insan emeği ve zihniyetiyle anlam kazanırsa stratejik bir zihniyetle, stratejik bir planlama ve siyasi iradeyle bütünleşirse Kürtler Ortadoğu güçleri içinde stratejik öneme sahip bir halk olacaktır. Böyle bir coğrafyada yaşayan ve ulusal iradesi kırılmış, giderek yok oluşun eşiğine getirilmiş bir halkın, komşu halklara, egemenliği altına sokulduğu devletlere ve birbirine karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılması pek de zor değildir. Öyle ki, İngiliz emperyalizmi, bölgede oluşturduğu statükoyla, Ortadoğu halklarını tam bir Kürt kapanı içine almıştır. Bu kapan kullanılması son derece basit, ama bir o kadar da yıkıcı bir kapandır. Kürt tarihi, Kürdün hep kullanılan olması ve kendi öz iradesini açığa çıkaramamasının örnekleriyle doludur. Bir sonuç olarak ortaya çıkan bu sorunsalın kökeninde ilk yaratıcısı olduğu neolitikte, doğal toplumun zihniyet yapısında gömülü kalma, stratejik bir zihniyet ve stratejik bir önderliğe kavuşamaması vardır.

Tarihin ilerleyen seyrinde de görüldüğü gibi, Ortadoğu’dan farklı beklentileri olanlar, herhangi bir çıkar amacıyla bölgeye yönelenler ve bölgede bir hâkimiyet kurma amacı taşıyanlar, bölgenin stratejik bir gücü olan Kürtlerde tetikledikleri isyan eğilimiyle bölgeyi sarsmaya ve bu sarsıntıdan faydalanmaya çalışmışlardır. Tarihte en çok İngilizlerin Kürtleri isyana teşvik ettiği, Kürtlerdeki isyan eğilimini kullandıkları, son aşamada Kürtleri yüzüstü bırakarak bölgede siyasi güç olan kesimlerle kendi lehlerine uzlaşma yoluna giderek Kürtlerdeki tarihsel kırılmayı derinleştirdikleri görülür. O kadar ki kimi isyanlarda İngilizleri hem isyanı tetikleyen hem de kanla bastırmanın, katliamın yolunu açan odak olarak görürüz. Tarihte bu tekerrürler Kürtler üzerindeki bölgesel Fars, Türk ve Arap egemenliğini arttırmakla birlikte Ortadoğu’nun en eski ve kültürel anlamda zengin olan halkını bağımlılaştırmıştır.

Kürdistan’ın parçalanmasının devletlerarası bir statü haline getirilerek Ortadoğu stratejisinin merkezinde ele alınması 1.Emperyalist paylaşım savaşı ile oluşturulmuştur. Bölgenin savaş sonrası yeniden yapılanmasında önemli bir dönüm noktası olan Lozan antlaşması Kürt halkının imha ve inkârına dayanan, parçalanmasını bir zorunluluk olarak kabul eden, bunu devletlerarasılaştırıp askeri güvencelere kavuşturan ve yerine cumhuriyetlerin kurulduğu ulusal kurtuluş hareketlerinin geliştiği bir dünya manzarasıyla sonuçlanmasına rağmen Kürtlerin mevcut sistemle kıyaslandığında çok geri bir konuma düşmeleri çözümlenmesi gereken bir konudur. Savaş sonrası sömürge konumda olan, bağımlı ve ezilen uluslar, ulusal kurtuluş mücadeleleri geliştirmişler ve Ekim Devrimi sonrası Sovyetler birliğinin kurulmasıyla birlikte oluşan iki kutuplu dünyadaki güç dengelerinden ve oluşan siyasal boşluklardan faydalanarak bağımsızlıklarına ulaşmışlardır. Kürtlerin bu dönemde yaşadığı durum, stratejik önderlikten yoksunluk ve ortaya çıkan isyanların çağı karşılayamamasıyla birlikte dünya halklarının yeniden bir yapılanmaya yöneldiği bu tarihsel dönemde Kürt halkının çağ gerisinde bir konumu yaşamasını getirmiş ve mevcut kırılmaları, kanla bastırılan isyanlarla daha da derinleştirilmiştir.

Tüm devletlerarası antlaşmalar Kürtlerin varlığından habersiz bir anlayışla hazırlanmış ve yeni konsensüsler parçalı Kürt gerçekliği üzerinden oluşturulmuştur. Sevr antlaşması bu anlamda belli bir farklılık arzetse de burada da Kürtlerin varlığı daraltılarak Kürt gerçeğinden oldukça uzak bir mevcudiyet kabul edilmiş ve nihayetinde bu antlaşma da ölü doğmuştur. Kürtlere her parçada katliam uygulanmış ve bölge egemen devletlerinin batı silahlarıyla yaptıkları katliamlar tüm dünyanın sessiz onayını almıştır. Kürdistan’ın bu parçalı statükosunun temel gücü, coğrafi anlamda en büyük parçanın yer almasından, nüfus dağılımından ve uygarlıksal çıkıştaki öneminden dolayı Türkiye olmaktadır. Ve bu konum devletlerarası paktlarla tahakkümcü ulus devlet rejimleriyle korunmaya alınarak tüm Kürt varlığı ve özgürlük arayışları bastırılır. Zaten parçalanmış bir Arap varlığı yanında Kürdistan eksenli olarak Ortadoğu’ya dayatılan bu gerici ve iradesizleştiren dünya sistemi parçalanmadan bölge halklarının kurtuluşundan ve Ortadoğu’da iradi gelişimden söz edilemez.

Bu yaklaşım tarihten bu güne kadar gelen egemen güçlerin Kürt stratejisidir. Önderliğimiz Kürt kapanını tahlil etmekle hem Kürdistan ülkesinin sömürge olduğu dahi kabul edilmeyen konumunu dile getirmiş ve tartışmaya açarak bu stratejiyi sarsmış hem de bunu görmeyen, engellemeyen ya da aşamayan Kürt kişiliğini çözümleyerek tarihsel bir uyanış gerçekleştirmiştir. İşbirlikçi Arap, Fars, Türk ve Kürt rejimlerinin emperyalizm bağımlısı politikalarından kurtularak, kendi özgür iradeleriyle özgür birliktelikler yaratmasını sağlamış bunun ütopyasını zihinlere yerleştirmiştir. Verili statükonun tahakkümcü sistemlerin gölgesindeki kendisi olmaktan oldukça uzaklaştırılmış Kürt gerçeğinin reddi yanında yeniye eğilim, yeniyi yaratmanın mücadelesini vermek Kürtler açısından beş bin yılın intikamını alacak potansiyeli taşıyan bir ilerleme adımıdır. Önderliğimiz, oluşturduğu Kürdistan eksenli stratejisiyle sömürgeci rejimler somutunda bu tahakkümcü sistemi değiştirmeyi amaçlar ve her mücadele dönemine bu amaca ulaşmanın tarihsel adımlarını yerleştirir.

Önderlik, Kürt halkını özünde varolan ve atıl durumda kalan stratejik güç öğelerini etkin kılan zihniyet, planlama ve siyasi iradeye kavuşturmuş, bu yolla Kürtleri Ortadoğu’da strateji geliştiren bir güç haline getirmiştir. Bundan dolayıdır ki dünya stratejik güçlerin tamamının çıkarları risk altına girmiştir. Bastırılan toplumsal iradenin günyüzüne çıkması ve halklar yararına bir bölge sistemine ve kültürel renkliliğe dayalı demokratik bir sistemi öngörmesi, hegemon emperyalist güçlerin stratejik çıkarlarını sarsmakta hatta hayati anlamda tehdit etmektedir. İdeolojik anlamda ABD ve onun şekillendirdiği yenidünya düzenini tehdit eden Önderlik karşısında sistemin karşı adımı Önderliğe yönelmek, Kürt halkının bölgedeki potansiyel özgürlük gücünü ortadan kaldırmaktı.

Emperyalist Ve Anti-Emperyalist Güçlerin Yeni Strateji Arayışları

Reel sosyalizmin çözülüşü ardından gelişen 1990’lı yıllar, karşıtıyla kendini vareden tahakkümcü dünya sisteminin sarsıldığı, yerine neyin konulacağının belli olmadığı, ABD’nin yeni dünya düzeni olarak adlandırdığı ve nasıl bir rota izleyeceğinin tam olarak netleştirilmediği, yeni stratejinin pratikleşme olanağının ne kadar olduğunun henüz belli olmadığı bir kaos aralığıdır. Ve böyle bir süreçte tüm tahakkümcü güçler, yeni durumu kendi lehlerine dönüştürmek, belirsizlikten kendileri çıkarına sonuçlar almak için yoğun bir arayış içine girmişlerdir.

Tüm stratejik güçler, reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte dünyanın büyük bir bölümünde ortaya çıkan derin sistemsel boşluktan dolayı kendi stratejilerini yeniden ele almaya, yenidünya durumuna göre yeni stratejiler yaratmaya yönelmişlerdir. Buna bağlı olarak, sistem karşıtı mücadele yürüten tüm hareketler de yeni bir arayışa yönelmiş, kendi stratejilerini gözden geçirmişlerdir. Bu durum Kürdistan özgürlük hareketi için daha yaşamsal olduğundan Önderliğimiz çağı yeniden yorumlama ve strateji geliştirme ihtiyacını duymuştur. Önderliğimizin bu yönlü arayış ve çabaları, çözümleme ve röportajlarıyla birlikte belgelenmiş ve özgürlük tarihine malolmuştur.

Özgürlük mücadelesi yılları içinde 90’larla birlikte mevcut strateji ve taktiklerle verilecek mücadelenin çağı karşılamayacağının çözümlenmesi stratejik bir açılımı dayatır. Mevcut olanda ısrar etmek çağ gerçekliği karşısında marjinal kalmayı ve mücadelesizliği getirdiğinden ve durmadan değişen evren karşısında muhafazakarlık göstererek direniş görüntüsünde bir çürümenin başlangıcı olduğundan dolayı stratejik bir açılımın ve değişimin koşullarının hazırlanarak yeni döneme yönelinmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda arayışlarını derinleştiren Önderlik 93 yılında bu arayışın ilk somut adımlarına yönelir. Düşman cephesinde dönemin Türkiye cumhurbaşkanının çabalarıyla gelişen arayışlara olumlu yanıt verilir ve 93 ateşkesi ilan edilir.

Parti içindeki çeteci anlayışa paralel olarak ortaya çıkan, süreğen bir çatışmayı besleyen ve savaşı bir rant haline getiren devlet içindeki çetelerin pratikleri, olası bir çözümü tıkayan, her iki taraftan da dönüşüm önünde engel teşkil eden bir konumdadır. Özgürlük mücadelesi içinde çeteci anlayışlara karşı Önderlik büyük bir mücadele yürüterek bu anlayışı Önderlik çizgisine çekmeye çalışmıştır. Buna rağmen bu kesimlerin anlamsız ve dönemleri sabote eden eylemleri, yersiz kayıpları, aşındırma yaratan tekrarları, marjinalleşmenin zeminini oluşturan yaşam anlayışları her dönemde kaybettiren ve giderek büyüyen bir pozisyon almıştır. Bunun daha derinleşerek somut bir hal alması 90’lı yıllarla birlikte olmuştur.

Türk devletinin içyapısındaki sarsılmalar bir dönüşümü getirmekten ziyade belli bazı iç hesaplaşmaları gündeme getirmiş, ordu üst düzeyinde muammalı kalan ölümlerin ardından Hizbullah maskesiyle sayısız cinayet işlenmiş, köy boşaltmalar hızlanarak artmış ve gelişen yoğun operasyonlar bir imha seferi olarak kendini göstermiştir. Özal ile girişilen ateşkes denemesi Özal’ın ani, beklenmeyen ölümü ve sonrası gelişmelerle başarısız olmuş, Şemdin Sakık’ın ateşkes sürecinde tam düşmanca bir yaklaşımla 33 askeri öldürme eylemi ile tam olarak ortadan kalkmıştır. Bu dönem aynı zamanda Önderliksiz bir PKK anlayışının düşman güçler tarafından gündeme getirildiği ve Önderliğe alternatif ikinci şahısların türetildiği bir dönemdir. Bu çerçevede ilan edilen ateşkes yoğun operasyonlarla bozulmuştur. 1995 ateşkesi, V.Kongredeki ideolojik açılımlar Önderliğin yenilenme çabalarının göstergesidir ki bu ateşkes de Önderliğe karşı yapılan suikast girişimiyle sabote olmuştur.

Yine 1998 yılı savaşın her iki gücü tarafından da yenilenmenin, yeni bir stratejik yönelimin dayatıcı olduğu bir yıl olur. Türk genelkurmayının da bu yönlü arayışları ve mesajları yeni bir yol arayışını geliştirir. Türkiye’nin yaşadığı çıkmaz ve yaşanan savaş tarzıyla sonuç alamayacağı gerçeği onu çözüm arayışına yöneltmiştir. Ve devlet, bu çıkmazdan mevcut savaşı durdurarak Kürt özgürlük sorunsalına demokratik bir adımla yaklaşarak çıkmanın girişiminde bulunur. Çünkü uluslararası anlamda kurduğu tüm dış politik dengelere, ittifak ve ilişkilere rağmen devlet sınırları içinde denge yoktur ve toplumsal huzur ihtiyacı kendini dayatmaktadır.

Bu durum değerlendirmesiyle Türkiye cumhuriyeti devleti toplumsal bir bütünlük yaratmanın bir zorunluluk olduğunun, aksinin ise gelecek yüzyılı kapsayacak bir sürüncemeli savaş durumu anlamına geldiğinin farkına varmıştır. Önderlik tarafından çeteciliğin çözümlenip bunun önlemlerinin stratejik düzeyde alınması önemli bir netleşme düzeyi yaratmıştır. Şemdin Sakık’ın kaçması ardından bahar operasyonları yoğunlaşarak artmıştır. Bu dönemden itibaren düşman “Apo’suz çözüm” söylemleriyle bazı tartışmalar başlatmıştır.

Türk ve Kürt halkındaki çözüm beklentisi ve oluşan çözüm yönündeki kamuoyu yeni bir adımın atılmasının önemini ve kazanım olacağını göstermektedir. Bu çerçevede 1 Eylül 1998’de özgürlük mücadelesi tarihimizin 3.ateşkesi ilan edilerek düşman cephesinde yenilenme yaratılabilecek bir zeminin oluşturulmasının en kutsal, özgürlükçü ve barışçı çabası verilmiştir.

1 Eylül 1998 tarihinde ilan edilen ateşkesin iki temel hedefi vardır. Birincisi, devletin de özenle geliştirmek istediği ateşkes sürecinde gelişebilecek komploları önleyerek demokratik siyasi çözüme bir olanak sağlamak; ikincisi ise, stratejik değişiklik ve yeniden yapılanma için uygun koşulları hazırlamaktır. Bu ateşkesin hedefleri gerçekleştiği takdirde PKK’nin yeniçağ koşullarında çağdışı kalması önlenerek, sonuca doğru gidecek bir mücadele zemini yaratılacak ve özgürlük hareketinin Ortadoğu’daki öncülüğünün çağsal koşullara ulaşması sağlanacaktır. Buradan da anlaşıldığı üzere stratejik değişikle birlikte yenidünya düzeninin dayatmaları içinde mücadelesiz kalmamak, uzun soluklu mücadele edebilecek konuma gelmek ve özgürlük hareketi olarak tüm halkların barışçı ve demokratik tarihsel rolünü oynamak amaçlanmıştır.

Önderliğin bu çabaları, her şeye rağmen kan dökülmesini önlemek yanında bir çözüm kapısı aralayarak Kürtlerin parçalanmışlığı kadar Ortadoğu halklarının parçalanmışlığını demokratik bütünlüğe ve birliğe dönüştürmek anlamı taşımaktadır. Bu durum yeni bir Kürt ve Kürdistan stratejisinin doğduğunu, Ortadoğu’nun yeni bir tarihsel hamleye girişeceğini göstermektedir. Tabi ki egemen devletler -ki mevcut parçalanmışlık yoluyla bölge üzerinde hâkimiyet kurmaktadırlar- bu yeni yönelim, yeni halk eğilimi karşısında sessiz kalmayacaklardır. Ortadoğu’daki gelişmeleri adım adım takip ettikleri gibi bu son adımları kabullenmeleri çok daha zordur. Çünkü eski Kürt stratejisi sarsılmaktadır.

Önderliğimizin bu konudaki bazı belirlemeleri şöyledir. “Benim Önderlik konumum Kürtler üzerinde geleneksel Batı politikasını sarsmaktadır. Olayın özü bu gerçekliğe dayanır. Avrupa bu nedenle tasfiye edilmemi çıkarlarına uygun bulmuştur. Çünkü uzun süredir yürüttüğü Kürt politikası benim yüzümden boşa çıkmaktadır. Birleştikleri daha genel bir özellik, Doğu kültürünü benim şahsımda çözememiş olmalarıdır.”

Komploya Doğru Adımlar

Özgürlük mücadelesi saflarında Önderlik eksenli gelişen halkların ilkeli, onurlu birlikteliğine yönelik çözüm adımlarına, tahakkümcü güçler içinde kimi kesimlerin barış istemine ve diyalog çağrısına rağmen bu yönlü girişimlere olumlu herhangi bir adımla cevap verilmediği gibi bu hâkim güçler tarafından iyi niyet yaklaşımına tam ters bir tutum sergilenmiştir. Karmaşık devletlerarası ilişki ve ittifakların varlığı yanında ateşkesin ilanı ardından birçok gücün harekete geçtiği görülür. Kendini dünyanın merkezine, tarihin başlangıcına koyan Batı’nın kendisine rağmen, kendi iradesi dışında Doğulu bir kimliği temsil eden Önderliği benimsemesini, Önderliğin ulaşmış olduğu düşünsel düzeyi, mücadeleciliği ve Kürt halkı şahsında yarattıklarını kolay kabul etmesini beklemek doğru olmaz. Bunun yanında Kürt halkı içinden çıkan en kirli, en lanetli, en onursuz kişilik olan teslim olmuş hain Şemdin Sakık’ın Önderliğe yönelik beyanatları, Önderliğin varlığı halinde kaç parti yıkılsa da Önderliğin yeniden, sıfırdan her şeyi yaratacağı kanaatlerinin de belli etkisiyle Önderlik üzerinde egemen devletlerin planları daha da yoğunlaşarak devam etmiştir.

Bu gelişmeler doğrultusunda 17 Eylül 1998 tarihinde Washington antlaşması imzalanır. Bu antlaşma, bir anlamda Önderlik öncülüğünde gelişen Kürt özgürlük mücadelesine ve atılan diyalog adımına bir cevap, Ortadoğu’nun bekçiliğine soyunan güçlerin bir karşı koyuşudur. ABD öncülüğünde gelişen, İsrail’in askeri-istihbari anlamda stratejik desteğini alan ve işbirlikçi KDP-YNK güçlerine ve Türkiye’ye kabul ettirilen bu antlaşma Lozan antlaşmasından sonra Kürt stratejisini değerlendiren ve değiştirmeye yönelen ilk antlaşmadır. Bu ittifak ile Kürt otonomi kararı alınmış, bu karar Türkiye’ye kabul ettirilmiş, bununla birlikte Türkiye verdiği bu tavize karşılık PKK’nin tasfiye edilmesi ve Önderliğin devre dışı bırakılması teminatını almıştır. Türk Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın 17 Eylül tarihinde Suriye’ye yönelik ültimatom verir tarzdaki konuşmaları bu antlaşmanın bir anlamda ilanı olur. ABD-İsrail-Türkiye ittifakı ardından bu güçler tarafından koordineli olarak Suriye’ye yönelik kriz tırmandırılır. Türkiye’nin Ortadoğulu Müslüman ülkelerle bağlarını zayıflatmasının başlangıcı, İsrail ile yaptığı işbirliği antlaşmasıyla 1996’da olmuştur. Bu ittifak ile PKK ve Önderlik üzerinde istihbarat güçlendiriliyor ve İsrail’in kontrolüyle Önderliğin takibi geliştirilerek Türkiye’ye kolaylık sağlanıyordu. 70-80’li yıllarda Arap ülkeleriyle, Filistin somutunda oluşturulan pozitif ilişkiler bu ittifakla bozulmuştur. Türkiye bu tavırla tam karşıt bir cepheye geçmiştir ve bunun telafisini uluslararası alanda gözettiği çıkarlarıyla yapmaya çalışmaşa başlamıştır.

Bu stratejik yaklaşımın bir devamı da Suriye ile ilişkilerin giderek bir kriz halini almasıdır. Suriye su kaynaklarıyla tehdit edilmektir. Önderliğin ülke dışı edilmesi şartıyla su sorununun çözüleceği belirtilmiştir. Önderliğin Suriye’den çıkarılması için Türkiye’nin girişimleri NATO’nun organizesi altında devam ederken ABD de bu konuda diplomatik faaliyet başlatır. Askeri, siyasal nitelikli uluslararası bir örgütlenme olan NATO (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) 4 Nisan 1919'da on Batı Avrupa ülkesi ile Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın katılımı sonucu, toplam on iki ülkenin imzaladıkları bir antlaşma ile kurulmuştur. 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan, 1955 yılında Federal Almanya, 1982 yılında da İspanya örgüte üye olmuşlardır. II. Dünya Savaşı sonrasında Batılı ülkeler ile Sovyetler Birliği arasındaki anlaşmazlıkların bir uzantısı olarak oluşturulan NATO, daha çok savunma niteliğinde bir örgüttür. Kuruluş amaçlarına göre, üyelerden herhangi birisine karşı girişilecek askeri bir saldırı bu örgütün tüm üyelerine yapılmış sayılacaktır. Taraflardan birisine yapılan saldırı durumunda üye ülke, ortak ya da bireysel savunma hakkını kullanır. Silahlı güç kullanmayı da kapsamak üzere diğer üyeler kendisine yardımda bulunur. NATO'nun yeni stratejisi, krizlerin çözümünde önce diplomatik yolların kullanılmasını, işbirliği ve diyalogların geliştirilmesini savunarak siyasal niteliğini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Krizlerin siyasal yollarla çözümlenememesi durumunda askeri önlemler alınabilecek, nükleer silahlar ise ancak son yanıt olarak kullanılabilecektir. Kapsamlı güvenlik kavramının bir diğer stratejisi ise Bunalım Yönetimi olarak saptanmıştır. Burada amaç bunalımın çıkmadan önce önlenmesidir. NATO Türkiye’nin üyeliğinden kaynaklı 1980’den beri Özgürlük hareketine karşı tasfiye, provokasyon ve imha çalışmaları yürütmektedir. NATO ülkelerinin ortak kararı olan komplo, hukuk dışı ve illegal bir şekilde gerçekleştiğinden NATO’nun özel kuvvet karargâhı olan Gladio ile yürütüldüğü ve bu mekanizmanın İtalya sürecinin son dönemlerinde aktif olarak harekete geçirildiği büyük olasılıktır.

Komplo organizatörleri tarafından Mısır ve Suudi Arabistan aracılığıyla Türkiye ile ilişki ve çelişkilerin kullanılması yoluyla Suriye’ye baskı uygulanır. Özellikle Mısır’ın buradaki Batı işbirlikçisi konumu ve ağır tehdit oluşturması, Arap milliyetçiliğini de bir faktör olarak kullanması sonucu Suriye, Önderlikten ülkeden çıkmasını istemiştir. Suriye’nin ne ABD karşısında ne de bölgeye dayatılan aşırı milliyetçiliğe karşı direnebilecek bir konumu vardır. Ve uzun yıllar boyunca Önderliğimize ülkelerini açmaları Önderlik tarafından çözümlenmiş, Hafız Esad şahsında bu ülke ile karşıt bir konuma girilmemekle birlikte onların bu yaklaşımlarına en büyük cevabın bu ülkeyi zorlamadan bir çıkışı gerçekleştirmek olacağı kanaat edilmiş ve 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye’den çıkış gerçekleştirilmiştir.

Bu çıkışta Suriye’nin içinde bulunduğu durumun etkisi olmakla birlikte Önderlik, ülke sahasına gitmenin çok kan dökeceği bilinciyle gerilla özlemlerinden feragat etmiştir. Önderliğimiz, Avrupa’da zor da olsa hukuksal çerçevede bir mücadeleyle özgürlük direnişinin devam ettirileceğini ve Türkiye’nin bu yönde gelişebilecek evrensel bir duyarlılığa olumlu yanıt vereceğini ihtimal olarak ortaya koymuş, bu amaç doğrultusunda Yunanistan’ın daveti ve şeref sözü üzerine Yunanistan’a gitmiştir.

Doğunun Dostluğu Batılı Ayaklar Altında

Yunan halkının Önderliğe karşı sempatisi, sevgisi ve oradan yürütülen birçok diplomatik çalışma, özgürlük hareketinin ilişkilerinin Yunan devletiyle olumlu olduğu havasını vermektedir. O dönemlere kadar Yunanistan, Türkiye cumhuriyeti rejiminin baskısından kaçıp kendisine sığınan Kürtleri korumakta, yasal olmasa da ülke sınırlarında ya da mülteci kampında kalmasına izin vermektedir. Tüm bunlar dışında Yunanlı yetkililerin sıcak, dost görünüşlü yaklaşımları Suriye’den çıkışta ilk olarak buraya yönelimi düşündürtür. İktidardaki partinin daveti dışında Yunanistan’da devletin üst düzeyinde görev yapmış kişilerin teyit ve davetleri sonucu Önderlik 9 Ekim 1998 günü Yunanistan’a gider. Önderlik Yunanistan’a ilk ulaştığında O’nu davet eden, şeref sözü veren ve O’nu ısrarla konuk edeceklerini söyleyen şahısların hiçbiri görünmezler. Bu durum, yapılan ve gereği yerine getirilmeyen davetlerin Önderliğin Ortadoğu’dan çıkarılması için farklı güçlerin dayatmalarıyla yapılmış olma ihtimalini de gündeme getirmektedir. Ki çıkarcı yaklaşımların biri diğerinden daha soğuk hesapları ortaya sermektedir. Önderliğin Avrupa’ya çekilerek burada direnişçi kişiliğinin Avrupalılaştırılması ya da irade dışı bırakılması yoluyla hareketin Avrupa eksenli bir rotaya konulması da planlanmış olabilir.

Avrupa’nın 1800’lerden beri esas aldığı yaklaşım kendi denetiminde bir Kürt sorununu destekleme şeklinde olmuştur. İstediğinde tahriklerle isyana kaldıracağı, gerektiğinde egemenleri kışkırtarak kanla bastıracağı, gerektiğinde de kendi politik çıkarları için herhangi bir şekilde kullanacağı bir Kürt özgürlük sorunsalının varlığı Avrupa için korunan bir olgudur. Bu durumda Avrupa bir yandan milliyetçiliği desteklerken bir yandan da özgürlük mücadelesi karşısında keskin bir tavır almamakta, her yöne açık bir kapı bırakarak uygun zamanda uygun olan yolda yürüme yaklaşımını esas almaktadır. Türkiye ile geliştirilen kirli ilişkiler karşılığında neo-ittihatçılar desteklenmekte, Kürtlere karşı da keskin bir tutum alınmamakla birlikte gerektiğinde ilk kurban edilecek kesim gözüyle bakılmaktadır.

Yunanistan’ın her iki gidişte de Önderliği kabul etmeyişi Yunan egemen karakterini açıklamaktadır. Mitolojik babaları Zeus’un ne kadar çok özümsendiğini, kendileri dışındaki tüm insanların, özellikle Doğu insanının “öteki” olarak görüldüğü, barbar sayıldığı yaklaşımlarının sergilendiği bu iki seferin sonunda, ruhsuz, duygusuz, kendi çağrılarına rağmen kendini de inkâr eden onursuz gerçeği, Yunan egemenleri, iktidar sahipleri somutunda çok net görülür. Troya savaşlarından beri gelişen Türk düşmanlığının derinliğini Önderliği Türkiye’ye teslim ederek, Kürt-Türk çıkmazını alevlendirmeye yönelerek gösterirler. Yunanistan, Türk halkına ve kimliğine olan düşmanlığını, dost diyerek yanına çektiği Kürt ile çatıştırarak hem de Türkiye’ye yardım ediyormuş gibi göstererek derinleştirir. Bu dönem Yunan devletinin kendi halk gerçeğini de inkâr ederek geliştirdiği panikli egemen yaklaşım Yunanlıların Türk korkusunu, bu korkuyla her şeyi göze alabileceğini de göstermektedir.

Burada Yunanistan’ın bizzat planlayan olmaktan ziyade aracı olması gerçeğini de belirtmek gerekmektedir. Bir Avrupa Birliği ülkesi olan ve ABD ile güçlü ilişkiler geliştiren Yunanistan’ın ilerleyen zamanlarda Kıbrıs ve Ege tavizlerini alma planlarıyla girdiği bu durum kendi çıkarları için dostluğu kullanma, kandırmaya dönüştürme şeklindedir ve Yunanistan insanlığa, halklara, özgürlük mücadelelerine yapılacak en büyük ihaneti rahatça hem de ekonomik çıkarlar karşılığında yapmıştır.

Tapınak Sosyalizminden Artakalanların Yeni Yüzü

Yunanistan’dan sonra Önderliğin yöneldiği ülke, dünyayı iki kutba ayıracak görkemli bir devrime evsahipliği yapan Rusya’dır. Rusya’nın bugün yaşadıkları, reel sosyalizmden sonraki yozlaşma ve krizli durumdur. Ayrıca Rusya’nın yaşadığı ekonomik krizlere kendi iç dinamikleriyle çözüm bulamaması bu devleti farklı yollar arayışına itmiştir. Reel sosyalizmin ne kadar çıkış gerçekliğinin karşıtına dönüştüğü bu dönemde daha net ortaya çıkmıştır. Burada Önderliğe karşı sergilenen yaklaşım sosyalizmin hiçbir etkisinin kalmadığını, onun yerine sosyalist değerleri yozlaştıran, halkın devrimci emeğini kapitalist emperyalist sisteme sunan, pazarlayan ve kendi kökenine ihanet eden bir sistem gerçekliği haline geldiğini göstermiştir.

Önderlik Rusya hakkında “Koca bir Sovyet sistemini satanların nazarında özgürlük değerlerine saygı beklemek kendini kandırmaktı. IMF, ABD, İsrail ve Türkiye ile yürütülen ilişkiler, bana karşı hukuk dışı bir tavrın alınacağını kesinleştiriyordu. Hâlbuki DUMA bana 298’e karşı 1 oyla siyasal iltica tanınmasına ilişkin bir karar çıkarmıştı. Fakat despotik devlet açısından bunun fazla anlamı yoktu. Beni zorla Türkiye üzerinden Kıbrıs’a indirmek istiyorlardı. Büyük ihtimalle işbirliği halinde, daha o günlerde bir teslim etme gerçekleşebilirdi.” belirlemelerinin sebebi, meclisin siyasi iltica hakkı vermesine rağmen Önderliği kabul etmeyen Rusya’nın pragmatist yaklaşımıdır. Önderlik Rusya’nın yaklaşımını ele alırken daha önceden reel sosyalizm için geliştirdiği değerlendirmeleri derinleştirir ve onun daha da aşındırıldığını görür. Buna ilişkin şu değerlendirmeleri yapar.

“Bu inanarak yaptığım bir tercih değildi. Fakat uğrunda o kadar kan dökülmüş ve acı çekilmiş özgürlük ve eşitlik ideallerinin başına böyle bir yozlaşmış rejimin çöreklenmesi, aslında reel sosyalizmin derin sapmasını göstermekteydi. Bu durum onun geleneksel sömürü ve baskı sisteminden kopmadığını kanıtlıyor. Bilimsel sosyalizm bir olgu olacaksa, kendini dogmatizmden ve tapınak sosyalizminden kurtarmalıydı. Devlet uğruna her mücadele sosyalizme tersti. Onun yerine bir arayış, sosyalizmin özüydü. Bulunan proletarya diktatörlüğü de olsa, yeni bir kölelik aracından başka sonuç vermiyordu.”

Rusya, Önderliğin durumunu mevcut ekonomik krizden kurtulmanın bir aracı olarak ele almış ve bir pazar konusu yaparak hiçbir mücadele vermeden, salt bu durumu kullanarak ve kendi ülke parlamentosunun iradesini de hiçe sayarak Önderliği sınır dışı etmiştir. IMF bu durum karşılığında Rusya’ya 8 milyar dolarlık kredi vermiştir. Ayrıca Rusya, Türkiye’ye enerji projelerini kabul ettirmiş ve imzalatmış, Türkiye’nin Çeçen direnişçilere desteğini kesmesi şartını da dayatarak Türkiye’den aldığı bu tavizler karşılığında Önderliği geri çevirmiştir. Bu dönem sosyalist yaşam anlayışının Rusya’da hiçbir şekilde yer etmediğini, devletçi zihniyetin bu devletin hücrelerine kadar işlediğini ve sosyalist bireyin yaratılamadığını çok net göstermiştir ki kapitalist sistemin mezhebi olan Rusya, sistem içindeki en çıkarcı, en maddiyatçı rolünü oynamıştır.

Reel sosyalizmin yıkılışıyla Batı karşısında direnen Doğu, Önderlik tarafından temsil edilmektedir. Bu temsilde Önderliğin sistemin mezhebi olmama ve sömürgeci güçlerin ömrünü en az elli yıl uzatmama mücadelesi verdiği, bunun için mücadelesini çağın gereklerine göre değerlendirdiği, halka maletiği bilinir. Rusya’nın burada yaptığı ise kendi yapamadığını, hiç kimseye yaptırmama ve attığı her adımla sistemin yaralarını sararak ömrünü uzatma şeklindedir.

Önderliğimiz bu konuda şu değerlendirmeleri yapar. “Moskova seferinin bu yönlü ideolojik yoğunlaşmamı hızlandırması, sosyalizm ütopyasına inanmış ve büyük emek çekmiş sahiplerinin anısına verebileceğim en temel karşılıktır. 20. yüzyılın Moskova’sı o kadar basitleşmişti ki, hiçbiri hayali olumsuz da olsa canlandıracak güçte değildi. Rus gerçeği üzerinde en az Yunan gerçeği kadar durmanın gereği açıktı. Burada da bazı putları yıkarak yaklaşmanın gerçeklere ulaşma açısından vazgeçilmez olduğu kendini açıkça ortaya koyuyordu.”

Rusya parlamentosu DUMA’nın oybirliğiyle karar çıkarıp Önderliği davet etmesine rağmen Rusya hükümetinin olumsuz tavrı üzerine Önderlik 12 Kasım 1998 tarihinde Roma’ya gider.

Başarısız Bir Demokrasi Sınavı

Önderliğin bu süreçte en uzun süre kaldığı yer Roma’dır. 65 gün kaldığı Roma’da gel-gitli bir süreç yaşanmıştır. İtalya’da diplomasi ve istihbarat çevrelerine yakın olarak bilinen bir şahıs, parlamentoda orduyu temsil eden Başbakan yardımcısının yönetim inisiyatifini denetime alması ardından, Önderliğin İtalya sınırlarından çıkarılmaya zorlandığının bilgisini vermiştir. Verilen bilgiler bu müdahaleden sonra İtalya Başbakanının devre dışı bırakıldığını ve 65 gün süren tartışmalı müsamahalı yaklaşımın değişerek, zorlamaya dönüştüğünü belirtebiliriz. Bu dönem, hükümetin 9 partili bir koalisyondan oluşması bu gel-gitlerde etkili olmuşsa da İtalya sermayesinin ağırlıklı sahiplerinin yoğun tahriki ve diğer Avrupa ülkelerinin destek vermeyişleri hükümetin inisiyatifsiz kalışını destekler konumda olmuştur.

Önderliğin Roma’dayken kaldığı ortam bugünkü pencereden bakınca kısmen dayanılır gibi görünmekteyse de Önderliğimizin özgürlük aşkının bu sınırlama ve dayatmalar karşısında belli zorlanmalar yaşadığı bir gerçektir. Kesintisiz gözetim, denetim bunun temel uygulama biçimiydi. Ve bu koşullar o dönem Önderliğimiz üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktaydı.

Bu süreçte Önderliğin İtalya’ya gitmesiyle Kürtler dünyanın her yerinden Roma’ya akın etmişler, mevsim koşullarına, dinmeyen yağışlara rağmen Önderliğin etrafında toplanmışlardır. İtalya yerel halkı Kürtleri kendilerine yakın görmektedir. Bunda Akdeniz halkı olmaları ve yoğun göç yaşamış olmalarının Kürtlere anlayışlı yaklaşımdaki etkisi belirleyicidir. Ve o dönemin zor koşullarında halkın belli bir desteği olmuştur. Halkların birbirine yaklaşımı bu tarzda olurken siyasal düzlemde Kürtlere yaklaşım çok farklı olur. İtalya’nın yaşadığı çelişki, Önderliğin uzun bir dönem orada kalmasının bir sebebi Avrupa’nın başlangıçta tam karar verememesiyle ortaya çıkmıştır. Bir süre sonra ise Önderliğin Avrupa sınırlarından çıkarılması yönünde karara ulaşarak son tavrını sergilediği görülür. Önderlik İtalya’nın başarısız bir demokrasi mücadelesi verdiğini belirtirken Avrupa hukukunun mevcut organizasyon karşısında hiçbir iradesinin olmadığı, hiçbir şekilde demokrasi, barış gibi olguların temsil edilmediği sonucuna ulaşılır. O dönem diplomasi çalışmalarında yer alan bir arkadaşın aktarımlarına göre Önderliğimiz İtalya için şunları belirtir. “İtalya bizi sanki kafeste gibi karşıladı, önce bir sıkıştırma sonra dostane bir yaklaşım gösterdi ve bunu sürdürdü. Oysa Rusya bizi çiçeklerle karşıladı ama sonra bu yaklaşımını adeta bir altın kafeste bulundurmaya dönüştürdü. Ama diğer taraftan tören öyle bir hazırlanmıştı ki çiçeklerle karşılama havası vardı. Rusya’dan Tacikistan’a kadar götürülerek yaşam güvencesini tamamen elimden almışlardı. Ardından da gelişen bu süreçle birlikte zorunlu olarak Yunanistan’a döndük.”

Suriye’den çıkıştan itibaren 4 ay gibi bir süre geçmiştir ve bu dönemde Önderliğin gittiği ve çıkarıldığı ülkelerin, en son Roma’nın yaklaşımlarından çıkarılan sonuç, mevcut tahakkümcü dünya gerçekliğinin, en ileri demokrasi ve hukuk sistemi olduğunu iddia edenlerin dahi Kürtlere hakkını vermeyeceği, Kürt özgürlüğüne katkı sunmayacakları şeklindeydi. Kürtler üzerinde 200 yıldır sürdürülen siyaset hala Batılı egemen devletlere çekici geliyordu. Kürtlerin özgürlüğü olgusu, Kürtler aracılığıyla Suriye, Türkiye, İran ve Irak’ı denetime alma düşüncesinin çekiciliğinde kayboluyordu.

Komplonun Son Günleri

Önderlik 65 gün sonra Roma’dan ayrılıp tekrar Moskova’ya gider. Buradan bir kargo uçağıyla Tacikistan’ın başkenti Bişkek’e bir hafta kalmak üzere gidilir. Buradan devlet bağlantılı bir uçağa yerleştirilen Önderliği Romanya’ya götürmek isterler ama Önderlik bunu kabul etmeyip direneceğini belirtince uçak Atina’ya gider.

Atina’da Önderliğin Yunanistan sınırlarından çıkması gerektiğini, 15 gün içinde dışişleri bakanlığının hazırladığı Güney Afrika pasaportuyla çözüm bulunduğu, bu amaçla bu ara süreç için Kenya’nın başkenti Nairobi’ye gidileceği belirtilir. Burada bir ülke adına, Yunanlı yetkililerin yalan söylemesi, dostluğa ihanetin ardından ikinci bir onursuzluk örneği olarak ortaya çıkar. Ve bunu Yunanlıların kendileri de çok iyi bilmektedirler ki Yunanistan’ın Kenya büyükelçisi, İngiliz ve Almanların biraz şerefi olabileceğini ama Yunanlıların pek şerefi ve onurunun olmadığını ifade eden cümleler dile getirir. Bununla da kalmaz ve Önderliğe Yunan başbakanından Mısır üzerinden Hollanda’ya gitme güvencesi alındığı söylenerek Yunan yalanları katmerleştirilir. Bunların yanında Atina’da Önderliğin Kenya’daki elçilikten çıkarılması direktifi verilir ve gerekirse kaba kuvvet kullanılacağını ima eden yaklaşımlar gelişir. Kalmakta diretmenin, çatışma süsü verilerek öldürme ihtimali taşıması, başka bir yolun olmadığını gösterirken her şeyin CIA, İngiltere ve Yunan istihbaratının kontrolünde olduğu Önderlik tarafından anlaşılır.

Önderliğin Türkiye’ye teslim edilme yeri için özel olarak seçilen Kenya, Afrika’da bir aşiretler ülkesidir. CIA ve MOSSAD denetimindedir ve bu istihbari güçlerin Afrika’daki hareket üssüdür. Avrupa dışında bir ülkenin, özellikle zenci halkın bir ülkesi olan Kenya’nın seçilmesi komplo stratejistlerinin üstün beyaz ırk yaklaşımını da ortaya koymaktadır. Onlara göre böyle kirli işler Avrupa ya da ABD’de değil ancak bir zenci ülkesinde olabilirdi. Ve Avrupa bu yaklaşımıyla kendi hukukunu ABD hegemonyası karşısında işletecek gücü bulamadığından, Önderliği bu sınırların dışında bir hukuk dışılığa sürüklemiş ve Önderliğin Türkiye’ye teslim edilmesiyle sorunu kendi hukuki çerçevesinin dışında cereyan ediyormuş gibi basit bir kaçış yöntemini seçmiştir.

Kenya’daki Yunan büyükelçiliğinden ayrılırken Önderliğin yanındaki refakatçiler bir arabaya, Önderlik başka bir arabaya bindirilerek havaalanına doğru hareket edilir ancak yolda her iki arabanın yolları ayrılır. Önderlik tek başına havaalanına getirilir. Elçilikteyken Yunanlıların denetiminde olan mutfak ve yemekler aracılığıyla uyuşturucu maddelerle müdahale etme ihtimalinin olduğu söylenebilir. Havaalanında Cavit Çağlar’a ait bir uçak vardır ve Önderlik burada Kenyalı yetkililer tarafından Türk özel timlerine teslim edilerek 16 Şubat’ta İmralı adasına götürülür.

PKK’li olsun olmasın tüm Kürtlerin Önderlik için ayağa kalktığı, sokaklara döküldüğü, Kürdistan’ın her parçasında kitlesel serhildanların geliştiği, çocuk yaşlı her kesimden insanın da içinde olduğu kendini yakma eylemleri, metropollerde gelişen fedai eylemler gibi bedeller yanında Kürt halkının derin bir travma geçirmesine sebep olan komplodan ve Önderliğin dünya güçleri eliyle Türkiye’ye teslim edilişinden Türkiye’den dar bir kesimin bilgisi vardır. Pek fazla yönetsel iradeye sahip olmayan hükümet başkanı yıllar sonra dahi neden Amerika’nın bunu yaptığına anlam veremediğini itiraf etmiştir. Dönemin Türkiye başbakanı yıllar sonra yaptığı bir konuşmasında, olayı MİT ve CIA’nın yürüttüğü, ABD yönetiminin geri planda kalmaya özen gösterdiği, ABD olmasa Önderliği alamayacakları yönündeki ifadeleri, komplonun ABD’nin aktif organizatörlüğüyle gerçekleştiğini göstermektedir. ABD istihbaratından gelen teklif Türkiye’de gizli oturumlarda Genelkurmay, Cumhurbaşkanı ve MİT’ten oluşan dar bir grup tarafından tartışılarak kabul edilmiş ve çok gizli yürütülmüştür. Önderliğe yönelik komploların sonuncusunda dünya hegemon güçleri de harekete geçmiş ve Önderlik yakalatılarak Türkiye’ye teslim edilmişse de Önderliğin ilk günden itibaren gösterdiği tavır, Türkiye ve Kürtler üzerinden geliştirilen planları ilk etapta boşa çıkarmıştır. Önderlik bu planları gördüğünden ayrılıkçılığı derinleştirecek tavırlara girmemiş, 98’de belirginleşen diyalog ve demokratik birlik yönünde teyitlerde bulunmuştur. Bunun yanında devlet içinden bir kesimin bu tavra anlam vermesi ve Önderliğin Türkiye’ye teslim edilişiyle neyin hesaplandığını öngörmesi ardından halklar açısından boğazlaşma ve 100 yıl sürecek bir savaş, dönem itibariyle önlenmiştir.

Komplonun Stratejistleri: İngiltere ve ABD

Önderliğimizin Şam’dan çıkarılışından Türkiye’ye getirilene kadarki 4 ayı aşkın zaman daha önceden planlanmış, organize edilmiş ve egemen ulus devletlerinin işbirliğiyle yürütülmüş olan komplonun, CIA ve MOSSAD tarafından anı anına takip edilmesi ve elde edilen istihbari bilgilerin Türkiye’ye verilmesi gerçeği, komplo stratejistlerinin bu duruma ne kadar umut bağladıklarını göstermektedir. En son an’a kadar Türkiye’nin hiçbir aktif rolünün olmadığı, Önderliğin özellikle çaba harcanarak, kan dökülmeden Türkiye’ye verilmesi aslında yok etme rolünün Türkiye’ye verildiğini göstermektedir. Dünya tahakkümcü güçlerinin komplo ile amaçladıkları birincil durum, Türkiye’nin Önderliği imha etmesi ve bunun sonucu bir halklar boğazlaşmasının yaratılması, milliyetçiliğin ve ayrılıkçılığın derinleştirilmesidir. Bu yolla hem Türkiye askeri, ekonomik ve birçok boyutta Kürtlerden büyük zarar görecek, hem de Kürtler Türkiye’den. Ve ortaya çıkacak büyük kargaşa, belki de yüz yıl sürecek bir savaş süreci, yıpranmış ve dış desteğe muhtaç bir Türkiye yaratacaktır. Bu arada salt bunlar için kullanılan, kullanılması planlanan malzeme de Kürt halkıdır.

Komplo, Önderliğe yönelerek tüm Ortadoğu’yu Türk-Kürt eksenli bir karışıklığa sürüklemeyi ve bir Batı müdahalesine ihtiyacı ortaya çıkarmayı, bu eksende biçimi farklı da olsa yeni bir paylaşım savaşını bölgeye dayatarak Ortadoğu’yu yeniden düzenlemeyi amaçlar. Burada uygulanan plan, kullanılan araç ve yöntemler, komploya katılan devletler ve işbirlikçi güçler birdenbire ortaya çıkmamıştır.

Komploda İngiltere, ABD ve İsrail temel stratejik kanadı oluşturmaktadır. İngiltere komplo stratejisini planlayan ülkedir. PKK’yi terörist örgüt ilan etme yanında, ülkelerine gitmediği halde Önderliği (Persona Non Grata) istenmeyen kişi ilan etmişlerdir. İngiltere, yürüttüğü birçok gizli ve kirli iş dışında en somut olarak Avrupa sürecinde Güney Afrika’nın Önderliği kabulünü engelleyerek komploda rolünü oynamıştır. Aslında 90’ların başında Londra merkezli olarak planlananlar yürürlüğe konulmak istenmiş, bunun için çeşitli adımlar atılmış komplo ile bu adımlar somutlaştırılmıştır.

Bir diğer stratejik güç olarak komploda yer alan İsrail’in büyük payı MOSSAD aracılığıyla devreye girerek istihbari kaynaklarını kullanması ve bilgi akışını sağlaması şeklinde olmuştur. İsrail, Türkiye ile stratejik savunma ve işbirliği antlaşması yaptıktan sonra Önderliği takip altına almıştır. Önderliğin Suriye’den çıkışından itibaren takip edilerek uygun zamanın gözlemlendiği ihtimali de vardır. İsrail bu çalışmaları yaparak komploda önemli stratejik bir rol oynadığı gibi Önderliğin esaretinden sonraki protesto gösterilerindeki savunmasız halka ateş açarak 4 Kürdistanlı’yıkatletmesiyle düşmanca yaklaşımını ortaya koymuştur.

Önderliğe yönelen komplodan en çok sorumlu tutulacak devletlerden birisi ABD’dir. Çünkü ABD komplonun organizatörlüğünü yapmış, pratik yürütücüsü olmuştur. ABD bir süredir Ortadoğu’daki konumunu güçlendirmek ve süreğen kaos durumundan kârlı çıkmak için yeni düzenlemeler yapmakta, yeni yönelimler gerçekleştirmektedir. İsrail-Türkiye ittifakı bunun bir altyapı hazırlığıdır ki bu yolla bölge ülkeleri ve halkları parçalanmaktadır. ABD’nin amacı yeni bir İsrail yaratmaktır. İsrail, semitik bir kökene sahiptir ve yine semitik kökenli Arap bölgesinin orta yerine yerleşmekle, birlik önünde bir engel oluşturmaktadır.

Ayrıca sistemsel özelliklerinden kaynaklı çevresindekileri tüketerek kendini büyütmektedir. Yine Ortadoğu’nun en merkezi alanına uygarlığın doğduğu, Sümer rahip devletinin kurulduğu bölgeye bir Kürt federe devletini yerleştirerek bu oluşuma Ortadoğu’da güncelleştirilmiş bir İsrail rolü oynatılmak istenmektedir. ABD’nin bu yönlü geliştirdiği tüm ittifak ve antlaşmalar bu karışıklıktan faydalanarak yeni bir oluşum yaratmak, bu oluşuma hamilik yapmak ve bu yolla egemen ulus devletlerden alacağı tavizlerle Güney Kürdistan merkezli bir Kürt yahudiyesi oluşturmaktır. Çünkü bu yolla Ortadoğu daha rahat yönetilebilecek, petrol ve doğal gaz yatakları daha kolay işletilebilecektir.

ABD’nin Amerikan ulusçuluğu adı altında yükselttiği fanatizm, kendi çıkarlarını herşeyin üstünde tutmaktadır ve Amerika bunun için her şeyi yapmaktadır. Ekonomik ve teknik büyüme birçok devleti ona bağımlı kıldığı gibi bağımlı olmayanları da aktif bir karşıtlıktan çıkarmaktadır. Dünya imparatorluğu deyimi neredeyse bir egemen ütopyası olmaktan çıkmıştır. Çünkü tüm dünya ABD’nin bütünlüklü kontrolü altındadır. ABD’nin bu total tahakküm yaklaşımı küresel bir taarruzla dünyayı yeniden biçimlendirme çabasında görülmektedir. Avrupa ülkeleri ABD ile çelişkilerine rağmen hiçbir muhalif-alternatif güç oluşturamamakta ve giderek kendi hukuk sistemiyle çelişir hale gelmektedir. Bunlara paralel olarak Ortadoğu’daki yeni düzenlemelere özellikle bir Kürt oluşumuna destek olma en azından engel olmama babında, razı olması için Türkiye’ye verilen ise kendisinin düşman ilan ettiği Önderliktir. Bugün Türkiye her ne kadar güneydeki Kürt federe devleti hakkında atıp tutsa da hepsi kamuoyundaki milliyetçi ruhu okşamak içindir. Onun dışında bir temeli ve siyasi bir anlamı yoktur. Çünkü bu oluşum, Türkiye’nin pazarlık sonucu verdiği tavizlerle oluşmuş bir yapılanmadır. Bu nedenle son tahlilde Özgürlük hareketine karşı mücadelede Amerikan işbirlikçisi Güneyli güçlerden destek istemektedir.

Batılı bir ülke olan ABD, yüzyılın en güçlü dünya devleti olmasına rağmen Doğu’nun tarihsel, kültürel mirasına karşı tahammülsüzdür. Bunu Önderliğe yaklaşımda çok açık olarak görmekteyiz. Bilimde, teknikte, askeri silahlarda bu kadar gelişen bir dünya imparatorluğu karşısında Önderlik ve onun mazlum halkı nasıl direnebilir, hele hele nasıl onun sistemini sarsmaya yönelebilirdi. Özünde ABD’nin kültürel miras anlamında köksüz olmasının getirdiği kompleksin acısı bugün tüm dünya ezilen halklarından ve ona boyun eğmeyen doğu ülkelerinden çıkarılmaktadır.

ABD, tahakkümcü sistemin en zirvedeki kendini bilmezliğiyle kendinin olmayan tarihi-kültürel mirası kimseye mal etmemenin savaşını vermekte ve bunun gözü dönmüşlüğüyle bugün de doğu ülkelerine saldırmaktadır. Moğolların tarihteki ünleri iki yaklaşımla oluşmuştur. Moğollardan korkulur, çünkü işgal ettikleri şehirlerdeki tarihi eserler de dâhil tüm yaratımları yerle bir ederler. Ama ikinci bir yönleri de vardır ki yıktıkları şehirleri yeniden kendi elleriyle inşa ederler. Amerika ise sadece onun olmayanı yıkmakta, yok etmekte, tüketmektedir. Bunun en somut örneğini ABD’nin Ortadoğu üzerindeki planlarını daha da somutlaştırıp Afganistan sonrası Irak’a girmesinde gördük. Irak’taki müzelerde Amerikan askeri birimleri tarafından hareketli savaş kampları kurulması, tarihi eserlerin tabure ya da masa olarak kullanılması, yıkılıp kırılmasının ötesinde Ortadoğulu bir tarihe yapılan Amerikan hakareti, ABD şahsında Batının insanlığa yaklaşımını göstermiştir. Ve ABD burada uygar-barbar kimliğini bir kez daha sergilemiştir.

Komplo Nedir, Kim Komplocudur?

Tahakkümcü sistem olarak adlandırdığımız sınıflı toplumlara dayalı uygarlık tarihinin başlangıcından itibaren egemen sömürgeci sınıfların, ezilenlere karşı, ezilen halkların direnen güçlerin öncülerine, önderlerine karşı geliştirilen sayısız komplo olmuştur. Önderliğe yönelik olarak planlanan devletlerarası komplo tüm bunların bir sentezidir ve Kürt-Türk halkını hedef almıştır.

Komplo, olgu olarak varlığını hiyerarşik devletçi sistemlerde bulur. Ezilen bir ülkede, bir örgüt ya da herhangi bir organizasyonda iktidar olgusunu ortaya çıkaran devletçi zihniyet üzerinden bir yapılanma varsa komplonun varlığı kaçınılmazdır. Devlete, savaş iktidar kliğine, tahakkümcü sistemlere rağmen komploculuğun ortadan kalkmasını düşünmek bir yanılgıdır. Tahakkümcü sistem, kadın üzerinde geliştirilen komplo sonucu oluşturulmuştur. Daha da kötüsü komplo kurbanı olan kadının düşürülüp sonrasında toplumun düşürülmesindeki araç olmasıyla sınıflı toplumlar ortaya çıkmış ve bu yolla insanlığın düşürülmesine yol açılmıştır. Bunun akabinde de bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki baskısı, ezilen sınıf ve kesimlerin direnişi sürdükçe komplolar da süregelmiştir. Çünkü egemen sınıf baskı ve zor yoluyla alt sınıf ve kesimlerin direnişini etkisizleştirip onları iktidarın değirmeninde öğütmeye çalışmakta, bu yöntem sonuç almıyorsa komplo ile bunu sağlamaya yönelmektedir. Hedef alınan güce yakın olan, o kesimin içindeki şahıs veya grupların da dâhil edilmesiyle düşürme, etkisiz kılma yöntemidir komplo.

Tertip ya da fesat olarak bilinen komplo iki ya da daha fazla kişi arasında hukuka ve insan haklarına aykırı bir edimi gerçekleştirmek ya da hukuk dışı araçlar kullanarak haksız bir sonuç elde etmek için yapılan antlaşmadır. Birçok ilke imza atan Sümer rahip devletinin komploculuk tarihinin de ilkine ev sahipliği yaptığı görülür. Rahipler başlangıçta doğal toplumun ideolojik kimliğinde yanıltma yaratmış, zihniyet alanında erkeğe eğilimli bir yaratıma yönelmiş, ideolojik yanıltmada başarılı olduğu oranda kendini sistemlileştirerek toplum üzerinde egemenlik kurmuş, bunun yeterli olmadığı durumlarda kaba baskı ve zor yöntemlerine başvurmuşlardır. Ve bu yöntemler sonucu yaratılan zihniyetin denetiminde insanlar kullaşmakta, kul olarak doğmaktadırlar. Çünkü mitolojik tanrılar insan zihnini işgal etmekte, insana düşünme izni vermemektedir. Bir başlangıç olan tapınak, komploculuğun insanlık üzerindeki en büyük yalan olması, kutsal kıldığı yoluyla insanı kandırmasından, kullanmasından ve sınıflandırmasından kaynaklıdır. Ve bundan itibaren tahakküme dayalı sınıflı sistemlerle birlikte komploculuk olgusu da dönemlere ve coğrafyalara göre farklılık arzetmekle birlikte daha nazik öldürme yol ve yöntemleriyle sürüp gidecektir.

Ortadoğu’da din adına komplolar çok fazla gelişirken devletin bekası için imparatorluklarda gelişen komplolar da önemli yer tutar. Saray ya da Osmanlı sultanları kavramları kendi başlarına telaffuz edildiğinde dahi entrika ve komplonun, hile ve kandırmanın çağrışım yapması bir tesadüf değildir. Osmanlılarda iktidarın selameti ve saltanatın devamı uğruna saray içinde sayısız komplo düzenlenmiş, sayısız insan –ki buna birçok sultan da dâhildir- katledilmiştir. Ve bu entrikalara kadınların da şehzade anaları olma yoluyla karıştığı, kimi zaman başrolde oldukları bilinir.

Ortaya çıkan çağ gelişmelerine ve aşılan birçok olguya rağmen, iktidarcı devletçi mantık aşılmadığından komploculuk da sürüp gider. Kapitalist dönemde milliyetçilik dalgası yükseltilir ve toplum faşist yöntemlerle kandırılırken üst düzeyde bir baskı-zor uygulanır.  Kendi toplumunu kandırmakla birlikte emperyalist yayılmacılığı örtbas etmekte kullanılan komplo yöntemleri bu dönemlerin en kolay ve en masrafsız silahı olur.

Sovyetler birliğinin kurulduğu 1900’lü yılların başından 2.emperyalist paylaşım savaşının sonuna kadarki süreç tarihte en fazla kanın döküldüğü süreçtir. Ve proletarya diktatörlüğü adı verilen sistem de buna dâhildir. Burada da devletçi-iktidarcı sistem ana model olduğundan Sovyet gerçeğinde komplonun olmadığını söylemek zordur. Sistem karşıtı ya da sisteme alternatif binlerce insanın bu sistem içerisinde katledilmesi, komplo yöntemleriyle bu uygulamaların gerçekleştirilmesi reel sosyalizmin temel yanılgılarından kaynaklanmaktadır. Devletçi bakış açısı, farklılıklara olan tahammülsüzlüğü, kendinden olmayanı, tabi olmayanı öteki olarak görmesi ve emperyalizmle mücadeleyi sosyalist birey yaratmaktan ziyade ağırlıklı yapısal-sistemsel bir sorun olarak ele alması bu konudaki yanılgılara temel örnekleri oluşturur. Buradan da komplonun, bir hiyerarşik devletçi sistem, tahakkümcü anlayış ürünü ve biçimi ne olursa olsun iktidar mantığının olduğu her sistemde varolduğu görülmektedir.

Tüm bu tanım ve açılımlara rağmen Önderliğimiz üzerinde geliştirilen komplonun acısını en derinden yaşayan ve bedelini en ağır ödeyen yine Önderliğimizin kendisidir. Bundan dolayı kavrama en gerçekçi tanımı da Önderliğimiz getirecektir.

“Komploculuk, toplumsal olaylarda olağan süreçlerin dışında, sadece aleyhteki güçlerin değil, yanında saydığın yakınlarının bilinçli veya gafletlerinden dolayı birleşerek, hedef aldıkları kişi, grup, parti veya halk gücünü darbeyle düşürme ve yasadışı duruma sokma hareketidir. Tertipçiler peşine düştükleri kişi, grup, parti, halk veya daha üst düzey toplumsal hedefler üzerine sürekli plan geliştirip bütün kritik noktalarda güçlerini hazırlayarak, fırsat bulduklarında hedeflerini avlamayı esas alırlar. Kirli veya özel savaştan da ağır bir uygulamadır komploculuk. Çünkü içinde dost geçinen var, gafil yoldaş var. Kürt halkının özgürlük tarihini bu anlamda aynı zamanda bir komplocular tarihi olarak ele almak abartı sayılmaz; tersine daha çok gerçeklere götürür. Çünkü başka halklara benzer bir tarih yaşamıyoruz. Komploculuğun daha tehlikeli bir yönü, dost ve yoldaş geçinenlerin gafleti ve zamanında görevlerini karar ve sözlere göre yürütmemeleridir. Ne kadar iyi niyetli ve çaba sahibi olsalar da, bu konumlarıyla komplocuların planlarını başarıya götürmede en kritik zemini oluştururlar. Komploculuk, usta siyasetin ve diplomasinin adı olmuştur. Bir halk olarak gerçekten dostça yaklaşanları yok denecek kadar azdır. Halkı temsil ettiklerini iddia edenlerin ise kendilerine ve halka verdikleri zarar, bilinçli komploculardan daha geride ve az değildir. Sistem iç ve dış dayanaklarıyla komploculuğu bir yaşam tarzı haline getirmiştir.”

Önder Apo’yu Hedef Alan Devletlerarası Komplonun

Düşündürdükleri

Önderliği tasfiye ederek PKK’nin stratejik değişikliğini önlemeyi, Kürt halkı şahsında yaratılan yenilenme adımını yok ederek iradeyi kırmayı, yükselen kadın özgürlük mücadelesi ve kadın kurtuluşunu engellemeyi hedefleyen komplo emperyalist güçlerin reel sosyalizmin yıkılmasıyla ortadan kalkan mezheplerinin oluşturduğu boşluğu doldurmaya yönelmiştir. Çünkü stratejik bir değişim ve yeniden yapılanma hamlesine karşı geliştirilmiş stratejik bir hamlenin, küresel bir taarruzunun temelini oluşturmaktadır.

Emperyalizmin ideologu konumunda olan Francis Fukuyama’nın tarihin sonu tezlerini pratikleştirerek bunu başta bizlere, bununla birlikte dünya devrimci direniş güçlerine kabul ettirmek isteyen bir amaç vardır komploda. Bunu yaparak mevcut insanlık değerlerini emperyalizmin süzgecinden geçirip harmanlamakta ve sisteme kanalize etmeye yönelmektedirler. Bu dönemde gelişen savaşlar yeni egemenlik alanları oluşturmayı amaçlamamaktadır. Çünkü küresel sermeyenin hükmünde olmayan bir alan neredeyse kalmamış durumdadır. Bu savaşlar özünde sistem karşıtı odakları ortadan kaldırmaya sistemiçileştirmeye hedeflenir. Komployla daha da belirginleşen, Kürtlerle dünya egemen sistemleri arasındaki güç dengesizliğine hiçbir gücün, hiçbir devlet ya da hükümetin karşı koyma iradesi ortaya çıkmamıştır ve böyle bir durumda insan hakları, barış gibi söylemlerinin dünyanın batısı için olduğu daha net kendini göstermiştir. Bu dönemde, tüm dünya egemenlerinin birleşerek Önderliğimizi bir olacağa mecbur etmeleri belirgin olarak görünmektedir.

Daha önce tutuklama kararı çıkaran Almanya, Önderliği kendi ülkesinde tutuklu dahi olsa istemediğinden bu kararı kaldırmış, kimi ülkeler iltica hakkı vermiş ama uygulayamamış, kendi anayasal sistemini satma uğruna bunu yapmış, kimi ülkeler istenmeyen adam ilan etmişlerdir. Hiçbir kıtanın, hiçbir ülkenin, kentin, köyün, sokağın hatta evin dahi tutuklu olarak Önderliği kabul etmemesi hegemon ABD-İsrail ve İngiltere’nin baskılarının dünya üzerinde ne kadar sonuç aldığını göstermektedir. Tüm dünya güçlerinin Önderliğimize karşı birleşmesi sadece Önderliğin kurmuş olduğu PKK’nin güçlü örgütlülüğünden ya da gerilladan duyulan korku değil, doğulu bir kimlik olan Önderliğin çağı değerlendirme düzeyi, tarih bilinciyle bütünlük arzeden zihniyeti ve açığa çıkardığı siyasi iradeden kaynağını almaktadır. Ve Önderliği tasfiye ederek kendi Kürtlerini, kendi iradelerine boyun eğen Kürdü yaratacaklardır.

Önderlik Kürt sorununun çözümü temelinde Ortadoğu’nun mevcut statüsünü ve bu statüyü yaşanılır kılan tahakkümcü sistemi değiştirme hedefini program olarak ortaya koymakla birlikte pratikleştirme çabasına girdiğinden ve bu amaçla örgütlendiğinden böylesine kapsamlı bir komplonun hedefi haline gelmiştir. Egemen sistem, kendisi için tehlike olarak gördüğü hareketlere belli oranda yönelmişse de Türkiye ve Kürdistan’da devrim teori ve stratejileri geliştiren, ancak pratiğe geçiremeyen hiçbir hareket ya da parti böyle komplo ve saldırıların öznesi olmamışlardır. Tersine kimi örneklerde görüldüğü gibi toplumsal ilerleme dinamiğinden uzaklaştıklarından, marjinal bir durumu yaşadıklarından, halkların devrime ve sosyalist ideolojiye olan inançlarını boşa çıkardıklarından dolayı sistemin merkezi konumunda olan yerleşim yerlerinde dahi kabul edilmekte, kabul edilebilir bir yaşam sınırı içinde tutularak halkların özgürlük potansiyellerinin emperyalist mecraya akmasına yardımcı olmaktadırlar.

1993’te Fransa’da hükümetin finanse ettiği, PKK üzerinde yapılan bir araştırmanın sonuçlarından çarpıcı sonuçlar çıkarılmıştır. Akademisyenlerden oluşan bir komisyon, PKK’nin gelişimini, ideolojik, politik, örgütsel yapılanması ile mücadele ve yaşam tarzını inceler. Hazırladıkları raporu Fransız Hükümetine sunarlar. Raporda özet olarak, “PKK’nin yaşam tarzı, sistemimiz için en ciddi tehlikedir. Özel mülkiyetin, evlilik bağıyla kadının mülk edilmesinin olmadığı bu yaşam tarzı, batının yaşam tarzına ve sistemine alternatif bir sistem geliştirmektedir. Hükümetimiz buna karşı gerekli önlemleri almalıdır...” denilmektedir. Bu ve bu gibi kamuoyu araştırmalarının ve raporların sonuçları da egemen sistemlere kiminle savaşacakları, kimin kendileri için tehlike arzettiği konularında yol gösterici olmuştur.

Komplocular her şeyi yapmış, kirli ve aşağılık gördükleri zenci ırk eliyle Önderliği teslim etmiş ve cellât rolünü Türkiye’ye vermişlerdir. Bu Türkiye’de yokoluşu getirecek bir kargaşa ortamı yaratmaktır ki ABD’nin kendi hamiliği için en uygun ortam budur. Ortadoğu halkına reva görülen, halklar boğazlaşmasını süreklileştirme ve Batı’nın müdahil konumuyla bir bağımlılık oluşturmaktı. Güneyli işbirlikçi güçler Amerikancı karakterlerinden dolayı, kendilerine verilecek otonom bölge karşılığında Kürdistan ülkesinin parçalılığını teyit eden antlaşmalar imzalamış ve kendi aşiretsel kurtuluşlarına Kürt halkının özlemlerini kurban etmişlerdir.

Sonuç itibarıyla tüm temel taşlar hazırlanarak oluşturulan komplo toplumun kök hücresine bir saldırıdır. Ortadoğu’ya total bir yönelim olması, Ortadoğu’nun toplumun ilk kök hücresi olmasıyla açıklanabildiği gibi bu hücreyi canlı tutan, serpilip büyümesini ve çoğalmasını sağlayan, tahakkümcü sistemleri aşarak toplumun tabiatına uygun gelişimi öngören Önderliğimize yönelmeleri de Önderlik merkezli yeni zihniyetin hedef alındığını açıklamaktadır. Çünkü kök hücre yaşadıkça ve canlı tutulup çoğaldıkça tahakkümcü sistem çözülmeye yüz tutacaktır. Toplumsallaşmadan kopuşun yokoluşu getireceği gerçeğinden hareketle komplocu güçlerin kendi varoluşlarına yöneldiğini belirtebiliriz. Batılı güçlerin bu konumları ilk toplumsallaşmanın yaratılması gerçeğinden ve bunun emeğinden uzak olmalarıyla açıklanabilirken Ortadoğulu güçlerin, özellikle işbirlikçi hareket ya da rejimlerin bu konuda rol almaları tarih bilincinden, varlığın iradi gelişiminden ve özgürlük perspektifinden yoksunlukla açıklanabilir.

Tarihte benzer komplolar olsa da Önderliğe yönelimdeki gibi kapsamlı ve dünya tahakkümcü güçlerinin ittifaklarıyla oluşan bir komplo örneği yoktur. Birçok dönemde özgürlük hareketlerinin, demokratik devrimci direniş önderlerine yönelen komplolar olmuştur. Ama hiçbirinde hedef alınan şahıs Kürdistan Özgürlük Önderliği kadar ağır baskıya maruz bırakılmamış ve dünya hegemon gücü karşısında tek başına bırakılmamıştır. Peygamberlerin hicret edeceği, kavmini alıp gideceği çöl ya da dağlar gibi, kendi halklarıyla yaşayabilecekleri alanlar az da olsa hep varolmuştur. Devrimci önderler, bir yönelim karşısında siyasi olarak sığınabilecekleri bir ülkeye gidebilmişlerdir. Ama Önderlik için bu olası yollar kapatılmakla kalmamış özellikle yeni bir yaşam alanı ihtimalini yaratan güçler eliyle Önderlik yakalatılmıştır. Önderliğin sahte dostluk üzerine değerlendirmeleri bu konuyla bağlantılıdır. Brütüs’ün Sezar’a, Yahuda İskaryot’un İsa’ya yaptığını Muaviye ve Yezit, Ali yandaşları şahsında Muhammet dinine yapmışlardır. Kendi coğrafyamız Mezopotamya’yı ele aldığımızda Enkidu’nun Huvava’ya yaptığının da aynı anlama geldiğini görmekteyiz Önderliğimiz bu rolü Yunanlı Kalenderidis’in (Agit kod adıyla) oynadığını belirtmektedir.

“Dostluk eğilimimi belirtmek durumundayım. Beş yaşındaki bir çocuk da olsa, dost bellediğimde sonuna kadar inanmam benim için bir karakter özelliğidir. Hayatta belki de en büyük zayıf (kendim buna inanmıyorum, dostluğun ve yoldaşlığın güven şartının hiç çiğnenmemesi gerektiğine batıl bir inanç gibi halen inanıyorum) yönüm, bu tür bir güven duygusudur. Dostluk ve yoldaşlık adına bu yönümün korkunç kullanıldığını biliyorum. Ama en temel insani değer olduğundan, vazgeçmemem gerektiğine de eminim. Bana göre, dostluk ve yoldaşlıkla oynamak, anasını ve eşini satmak gibi bir şeydir. Dolayısıyla dostluk ve yoldaşlık bağı 20. yüzyılın şahsında en büyük darbeyi yemiş olduğundan, onun en son ve en trajik kurbanı ben olacaktım. Bu anlamda 20. yüzyılla boğuşmaktan bahsetmem gerekir. Önce Yunanistan’da, sonra olası dostluk adına gittiğim ikinci durak Rusya’da, dostluğun başına neyin gelmiş olduğunu belirtmem hayli öğretici olacaktır.”

Ayrıca Önderlik komploya ilişkin yetersiz yoldaşlık konusunu da değerlendirmiştir. Yapılan tarihsel çalışmalara, verilen büyük savaşlara ve sayısız kurumlaşmalara, diplomatik ilişkilere rağmen olası bir durumda Önderlik için güvenceli bir yerin hazırlanmayışı bunun en somut örneğidir. Bunun yoğun mücadelesini vermemek yetersiz yoldaşlık olduğu gibi özgürlük hareketinin tüm değerlerini koruma ve başarıya taşıma mücadelesinde tüm çabalara rağmen Önderliğin hedef konumda kalması da kadrodaki yetersiz yol arkadaşlığının sonucudur. Düşmanın, Önderlik varlığının örgütün varlığı anlamına geleceği, Önderlik olmazsa hareketin tasfiye olacağı yönündeki kanaati, yoğun çalışmalarla ve örgüte, örgütün kalıcılığına, mücadeleciliğine bir aşama katettirerek kırılmadığından düşman tüm yönelimlerini Önderlik üzerinde odaklamıştır. Komplo bu tarzda Önderliği esir almayı, kalan militan yapının iradesini kırarak güvensizlik ve inançsızlık yaratmayı ve ardından hareketi tasfiye etmeyi amaçlar. Bunun karşısında Önderliğe olan yönelimleri duruşuyla, başarısıyla, mücadele tarzıyla paylaşamamak, Önderliği yalnız bırakıp tüm saldırıların tek hedefi yapmak ve bu saldırılar karşısında da hazırlıksız olmak, kadrodaki yetersiz yoldaşlığın bir sonucudur.

Şerda Mazlum-Dilzar Dîlok